Ş İ İ R T A H L İ L L E R İ (I)
Yar. Doç. Dr. Mehmet YOLCU(*)
Şiirler üzerinde çalışmak bana her zaman cazip gelmiştir. Bu caziplik elbet gerçekten şair olduğum veya gerçek bir şiir okuru olduğumdan beslenmiyor. Ama ben, yine de şiir, insanın en yalın halini tasvir edebilir gibi geliyor bana, diyebilirim. İnsanın en namuslu, en yürekli, en insaflı olduğu anlarını adeta yalnızca şiir betimleyebilir. Şiir bence sadece güzel şeylere, iyilik, adalet, insaf sınırları içinde dolaşmalıdır. Evrensel değerlere, doğal güzelliklere, yüreklerin sevincine, huzuruna, mutluluğuna tanıklık etmelidir. Yanı sıra, insanlığın sorunlarını, büyük dertlerini betimlemeyi, musibet, afet ve belalardan duyduğu acı, keder, hüzün ve sefaleti iliklerimize kadar işleyecek duygu ve içtenlikle dile getirmeyi amaç edinmeli ve böylece kalbimize inebilmelidir. Pasifleşen kuvvetlerimizi dinamikleştirmek, kuruyan damarlarımızı açmak ve gönüllerimiz arasında akışkanlığı sağlayacak kanallar açmak/inşa etmek onun en başta gelen görevleri arasında görülmelidir.
Ne ki, şairler sınır tanımazlar. Her vadide at koşturmak,[1] söz her türüne merak sarmak, bilip bilmedikleri konulara fütursuzca dalmak, överken de yererken de herhangi bir sınır tanımamak onların vazgeçilemez nitelikleridir. Onun için şeytanlar, azgınlar, sapıklar, kendilerinde olmayan vasıflarla nitelenmekten hoşlananlar onların peşinde giderler. Onların sözlerini, şiirlerini, anekdotlarını anlatmaktan/dinlemekten hoşlanırlar. Şairlere gelince onlara yoldan çıkmış olanlar tabi olurlar.[2] Kutlu Mesajın onların geneline yönelik tanımlamanın üçüncüsü ise, Onlar, söylemekte bir sakınca görmezler; yapmadıklarını,[3] şeklinde verilmektedir.
Bunca olumsuz tanımların ilahi adalette elbet bir müstesnası olacaktır. Bu müstesna söz konusu vasıf ve yargıların bundan sonra zikredileceklere bir zararlarının olmayacağını dile getirecektir: Ancak iman edenler, Salih amel iÅŸleyenler, Yüce Allah’ı her fırsatta anmaya özen gösterenler ve herhangi bir açıdan zulme uÄŸradıktan sonra karşılık vermeye çalışanlar böyle deÄŸildir.[4] Onlar böyle deÄŸildir; haksız yere kimseyi yermezler; hiçbir özellik ve faziletleri yokken kimseyi hak etmedikleri halde övmezler de. Yapmadıklarını söylemek onların en çok uzak kaçtığı davranışlardandır. Her alanda söz söylemek, herkese laf yetiÅŸtirmeye kalkmak ister istemez kiÅŸiyi çığırından çıkaracaktır.
Şairleri de şiirlerini, belki bu yüzden zincire vurmak mümkün değildir. Sevgi, ülfet, ünsiyet ve insanlık da vardır şiirde; öfke de var. Bir yanı cennetse şiirin, bir yanı da cehennemdir mutlaka. Şairin yüreğinde cennetin meltemlerini duymak da vardır; cehennemin magmasından yükselen alevlerin kavurucu sıcaklığı da. Kılıç gibi, mermi gibi işlev gören şiirler de; bir hançer gibi insanın yüreğine saplanan şiirler de vardır. Acıyı, mağduriyeti, mazlum ve mağdurların ahvalini kim şiir gibi dinamik şekilde gözlerimizin önüne getirebilir? Şiirin neşteri olmasa, içimize saplanan hançerlerin gönlümüzde kopardığı fırtınaları kim dindirebilir? Sevinç bir başka anlamlıdır şiirde; hüzün de onun kadar derindir. Şiirde kelime artık kuru bir mana yığını değildir; söz onda ölük bir kelime yumağından ibaret sayılamaz. Kelime bir mermidir şiirde; düşmanın kalbini delen, beynini parçalayan. Söz bir fişektir şiire girdiğinde; kimi zaman dostun gönlünü fetheden bir gül demeti, kiminde düşmanı çatlatan karşı konulamaz kurşundur.
Ben bu alanda bir süre şairlerle düşüp kalktığımdan, birçok şair ve edebiyat ustasıyla diyalog içinde bulunduğumdan, bunların dikkat değer bulduklarımı nazara vermeye çalışacağım. Onlarla muhayyel sohbetlerimde derin anlamlı, çok büyük değer ifade ettiklerini düşündüğümden seçtiğim kimi sözlerini sizlerle paylaşacağım. Amacım güzel sözü, güzel ifade edilmiş gerçeği olduğu kadar, kötüyü, acı ve hüzünlerin güzel dile getirilmiş olanlarını yeniden hayatımıza, kültürümüze katmak ve onları daha bir canlı biçimde aramızda yaşatmaya hizmet etmektir. Bu kalbi delinen dünyanın kan kaybetmekte olan insanlarına bir geçici sığınak
Dünyanın her tür ahvalini gördükten sonra Müslümanlıkta karar kılan ve orada huzura kavuşan hem cahiliye hem İslam şairi sayılan duyarlı bir yürek sahibi sahâbî Lebîd b. Rabîa ile başlamak istiyorum. Bu vesile ile onu rahmetle anıyorum:
Kelime Tahlilleri
Elâ: Söze girmek için kullanılan istiftah harflerindendir.[6] Zemahşerî onu mürekkep saysa da, doğrusu mürekkep olmadığıdır. Yani farklı iki işlev gören iki harfin bir araya gelmesiyle oluşmuş bir edat değil, kuruluşu bu şekildedir. Kulak ardı etmeyin, gaflette kalmayın, boş işlerle uğraşıp önemli görevleri ihmal etmeyin, dikkat edin! gibi anlamlara işaret eden bir edattır.
Küllü: Bölüm, parça vb ÅŸeylerin tamamı gösteren hem müzekker hem de müennes için kullanılan bir kavram olup Ba’du gibi marife kabul edildiÄŸinden Arap edebiyatında lâm-ı tarif ile kullanıldığına rastlanmamıştır. Küllü raculin ve külletü imraatin ÅŸeklinde kullanılması da, küllühünne muntalikun veya muntalikatun biçiminde ifade edilmesi de doÄŸrudur. Huve’l-âlimu küllü’l-âlimi gibi deyimlerde ise, kiÅŸinin aldığı sıfatın hakkını verdiÄŸini, onun zirvesinde olduÄŸunu, varılabilecek en üst, en büyük hedefe vardığını göstermektedir. Kimi zaman mecaz olarak Ba’du anlamında da kullanılır.[7] İhata için kullanılan bir isim olup daima kendisinden sonrakine muzaf olur. El-Küllü veya kâme’l-küllü ifadeleri ise yanlıştır.[8] Türkçe’de bütün, tüm, her gibi kelimelerin iÅŸaret ettikleri anlama gelen bu kelime nekre bir isme muzaf olduÄŸunda o kelimenin gösterdiÄŸi tüm fertleri kapsar. Küllü insanin: Her insan, bütün/tüm insanlar; küllü nebâtin: Bütün/tüm bitkiler, her bitki gibi.
Küllü kelimesi marife bir isme muzaf olduÄŸunda ise, o ÅŸeyin bütün alt birimlerini, tüm parçalarını gösterir. Küllü Rummânin me’kûlün lâ Küllü’r-Rummân: Bütün narlar yenir; narın bütünü deÄŸil! Birinci cümlede küllü nekre bir isim olan rummân kelimesinin başında bulunduÄŸundan onun tüm fertlerini, yani, ne kadar nar varsa hepsini kuÅŸatan bir anlama iÅŸaret ederken, ikincisinde aynı kelimenin marife ÅŸeklinin başında bulunduÄŸundan bu sefer onun tüm parçalarına (narın tane, kabuk, zarları gibi) iÅŸaret ederken, tüm narları göstermemektedir.[9]
Mâ: Arapça beÅŸi isim, beÅŸi harf olmak üzere on mâ vardır.[10] Buradaki zâide’dir.[11] Yani olmadığında sözün anlamında bir kusûr olmaz. Ama geliÅŸi daha güzeldir ve sözün akışına, güzel, akıcı olarak, rahatlıkla söylenmesine katkıda bulunmaktadır.
Halâ: Hem fiil hem harf olarak kullanılan bu kelime, Adâ kelimesi gibidir. *****hura göre, önünde mâ edatı bulunduÄŸu zaman kendinden sonra gelen ismi cer etmez.[12] EÄŸer önünde mâ varsa o zaman hafr-i cer kabul edilir ve kendisinden sonra gelen ismi cer eder. İstisna harfi olarak da kullanılır.[13] Üçüncü ihtimal ise, kendisinden sonraki ismi nasb etmesidir. Bu durumda halâ, fâili zorunlu olarak gizli kalmış bir fiil sayılır ve Müstesnâ olan kelime onun mef’ûlü kabul edildiÄŸinden mansûp okunur.
Allâh: Allah kavramının aslı ilâhtır, baÅŸtaki hemze kaldırılmış, başına elif-lâm getirilmiÅŸ ve Yüce Yaratıcı’nın adına tahsis edilmiÅŸtir. İsmin Yüce Allah’a mahsus oluÅŸundan dolayı Yüce Allah buyurur: Onun (zatında sıfatında) bir adaşını biliyor musun?[14]. İlâh lafzı, her tür mabut için kullanılan bir isimdir. Lât da böyledir. Araplar, GüneÅŸi de ilahe/tanrıça diye adlandırmışlardır; çünkü: Onu da kendileri için mabut saymışlardır. Elehe fulânun ye’luhu el-âlihete deyimi kiÅŸinin tanrılara kulluk ettiÄŸini ifade eder. Tellehe/ilâh edindi de bu manaya gelir, denmiÅŸtir. Buna göre ilâh, mabudun kendisi olmaktadır.
Allah lafzının ÅŸaÅŸkınlık anlamına gelen eliheden geldiÄŸi de söylenmiÅŸtir. Buna göre insan Allah’ın sıfatlarını düşündüğünde onda ÅŸaşırıp kalmaktadır. Onun için hadiste şöyle denmiÅŸtir: Allah’ın nimetlerini düşününüz fakat Allah’ın kendisini düşünmeyiniz.[15]
Allah lafzının aslı vilâhtır. BaÅŸtaki v harfi hemzeye dönüşmüştür. Allah’ın bu ÅŸekilde adlandırılması her varlığın ona doÄŸru yönelmiÅŸ olmasındandır. Bu cansız varlıklar ve hayvanlar da olduÄŸu gibi ya sadece teshir ile olmaktadır yada bazı insanlarda olduÄŸu gibi, hem teshir hem de irade ile beraber olmaktadır. Bu açıdan bazı bilgeler şöyle derler: Allah bütün varlıkların sevgilisidir. Bu sözün doÄŸruluÄŸuna yüce Allah’ın ÅŸu sözü de iÅŸaret etmektedir: Her ÅŸey Onu hamd ile tesbih etmektedir, fakat siz onların tesbihlerini anlamazsınız.[16]
Bir baÅŸka görüşü göre, Allah ismi lâhe yelûhu leyâhen kökünden gelmektedir ki, anlamı perde arkasında kalmak veya gizlenmektir. Bu görüşü savunanlara göre bu, yüce Allah’ın ÅŸu sözüne dayanmaktadır: Gözler onu algılayamaz fakat o gözleri algılar.[17] O zâhirdir ve bâtındır[18] ayetinde iÅŸaret edilen bâtın da bu anlama iÅŸaret eder.
İlâh kelimesinin hakkı çoğul yapılmamasıdır, çünkü: Ondan başka mabut yoktur; fakat, Araplar kendi eski inanç sistemlerinde pek çok mabuda yer verdiklerinden bu ismi de çoğul yapmışlar ve âliheh/ilahlar demişlerdir. Yüce Allah buyurur: Onların bizden başka kendilerini koruyan ilâhları mı var.[19] Seni de ilâhlarını da terk ediyor.[20] Bir kıraate bu ayetteki âliheteke kelimesi ilâheteke şeklinde okunmuştur ki bu durumda ibâdeteke/sana kulluk etmeyi bırakıyor anlamına gelir. Vellâhi ente ifadesi li-llâhi/Allah için, manasına gelir. İki lâmından biri kaldırılmıştır.[21]
Âlemlerin yaratıcısı, her şeyin dayanağı ve sığına Yüce İlâh. Kavramın kökü hakkında kimi yorumlar yapılsa da, çok sağlıklı bir tespite ulaşılamamaktadır. Doğrusu özel isim olduğu ve sadece kâinatı yaratan ve düzene koyan varlığı gösterdiğidir. Gott, Die, Tanrı, Hudâ kelimeleri ile eşdeğer tutulsa da, mutlak anlamda onun yerini tutacak kelime tespit edilememiştir. Ancak mecâzi anlamda Onun yerine bu tür kelimeler kullanılmaktadır.
Bâtıl: Bu kavram, burada zâil ve fâit anlamındadır ki, çok az bir süre kalabilen, varlığı ve ayakta kalışı sınırlandırılmış olan geçici veya eriyip giden, fani manasına gelir. Yaptıklarının herhangi bir hakikati bulunmayan ÅŸeytana da batıl adı verilmiÅŸtir. Bunun yanında, hiçbir gerçek dayanağı veya herhangi bir doÄŸru aslı bulunmayan her ÅŸey için de batıl kavramı kullanılır.[22] Yani Allah’ın dışında kalan her ÅŸey, yok olabilir, yokluÄŸa, yıkıma uÄŸrayabilir. Åžairin kullandığı bâtıl kavramı, batale’ÅŸ-Åžey’u batalen, butulen, butûlen ve butlânen deyiminden alınmıştır. Bu da bir ÅŸeyin zayi olup gitmesi anlamına gelir.
Birinci Mısraın Anlamı
Bu cümle, es-Seyrâfî’nin kesin biçimde savunduÄŸu gibi, bir hâl cümlesi olabilir. O zaman ÅŸu anlamı ifade eder: Dikkat edin! Varlığı, Allah’tan boÅŸ/Allahsız olan her ÅŸey batıldır. Varlığını, durumunu, halini Allah’a dayandırmayan her ÅŸey, boÅŸtur, anlamsızdır, fanidir. Hiçbir ÅŸeye dayanamaz. Varlığını sürdüremez. Eriyip kaybolur olur, mahvolur geçip gider.
Cümle zarf olduÄŸundan mansûp kabul edildiÄŸinde ise, ÅŸu anlama gelir: Dikkat edin! Her ÅŸey, Allah’tan boÅŸ olduÄŸu zaman batıl olur. Her ÅŸey varlığı, anlamı ve deÄŸerini Allah’la birlikte olmaya borçludur. Ona dayanmadığında, ondan boÅŸ bulunduÄŸunda, ondan koptuÄŸunda, ondan kopup gittiÄŸinde batıl olur: Yok olmaya, zayi olup gitmeye mahkûm olur.
İkinci Mısraın Kelime Tahlilleri
Neîm: ni’met ve nu’mâ gibidir; insanın faydasını gördüğü, güzel, hoÅŸ, yararlı, sevindirici her çeÅŸit yiyecek, giyecek, barınma ve süste kullanılabilecek her ÅŸey için kullanılır.[23] Her çeÅŸit bolluk, refah, rahatlık ve iyi hayat ÅŸartları anlamına da gelir. Özellikle Yüce Allah’ın insan verdiÄŸi mutluluk/saadet, huzur ve maddî-manevî iyilik, ihsan, lütuf, mal, mülk, makam türünden ÅŸeylerin tamamı için kullanılır.[24]
Lâ Mehâlete: Lâ ayrı mehalete ayrıdır. Lâ en-Nâfiyetu li’l-Cins diye tanımlanan bu lâ, isim cümlesinin başına gelir ve birinci öğesi olan mubtedayı kendi ismi haline getirip fetha üzere mebnî kılar; ikinci öğesini oluÅŸturan haberi de kendi haberi olarak merfu yapar. Mehalenin kökünü Feyrûzâbâdî, havele maddesine dayandırmıştır. verdiÄŸi anlamları: kuvvet, tasarruf gücü, maharet, güzelce bakmaktır.[25] İbnu Faris ise, iki anlam için kullanıldığını bildirir: Birisi, hayırsızlık, diÄŸeri, gayret ve çalışmadır. Onun için yokluk, kıtlık, verimsizlik, hile, desise, çare anlamına da alınan mahl kelimesinden türetildiÄŸi söylenmiÅŸtir.[26] Åžiirdeki anlamı: Gereklidir, lazımdır, önüne geçilemez, imkânı yok, kaçınılmaz olarak, çaresiz anlamlarına gelir.
Zâilu: Her canlı, her hareket eden için zâile adı verilmiştir. Zevâil ise, özellikle av, kadınlar ve yıldızlar için söylenmiştir. Zevâl, yürürken çok hareket edip az mesafe alan adama denir.[27] Yerinde durmayan, sürekli hareket eden, çekip giden her şey için zâil kavramı kullanılır. Onun için bir şekilde sona eren, giderek yok olan, bitip tükenen, batıp giden şeyler için zevâl sıfatı verilmiştir.[28]
İkinci Mısraın Anlamı
Her nimet de çaresiz tükenmek zorundadır. Hiçbir nimet sonsuz değildir. Sonsuza kadar devam edecek nimet yoktur. Ne kadar büyük, ne derece mükemmel olursa olsun her nimet, fenâlık ve sınırlılık hadleri içindedir. İnsana sonuna kadar eşlik edecek nimet yoktur. Bir gün ya nimet insanı terk edip gidecek, ya harcanıp tükenecek ya da insan onu terk edip varacağı mekana doğru yola koyulacaktır.
Åžiirin bu mısraı, ilk inÅŸad edildiÄŸinde bile itiraza maruz kalmıştır. Söylenceye göre, Lebîd, bu ÅŸiirini KureyÅŸ’in Meclisinde okuduÄŸunda orada bulunan Osman b. Maz’ûn ona tepki göstermiÅŸ ve onu yalan-yanlış tasvir etmekle itham etmiÅŸtir. Zira Cennet de bir nimettir ve hiç de zâil/fânî, geçici, bitip tükenecek bir ÅŸey deÄŸildir. Bu itirazın temeli, açıkça görüldüğü gibi, şâirin sözünü umûmî manada almaya dayanıyor. Kimilerine göre, bu beyte karşı yapılan bu tür itirazlar yersizdir. Çünkü, sözün baÄŸlamı bu deÄŸildir. Söz, dünya nimetleri, onların kısa sürece geçip gitmeleri ve bu nedenle dünyalıklara gönül baÄŸlamanın doÄŸru olmayacağı merkezinde yoÄŸunlaÅŸmaktadır. Şâir, muhataplarının dünyasından söz etmekte ve onların zihinlerinde, gönüllerinde büyük yer tutan, sürekli kafalarını meÅŸgul eden, sabahtan akÅŸama kadar peÅŸinde koÅŸtukları nimetlerin zevâlinden bahsetmektedir. Bu nedenle Allah’ın dışında kalan Ruhlar, Cennet, Cehennem gibi kavramlar ve konular, ancak şâirin kastinin ucunu uzatmakla sözünün kapsamında görülebilir. Şâir, bu sözü söylerken henüz Müslüman deÄŸildi, Cennetin varlığına inanmıyor veya devamlı olduÄŸunu düşünmüyordu, yanı sıra, her nimetin zevâlini düşünmenin mümkün olduÄŸu gibi deÄŸiÅŸik açılardan Şâiri savunanlar da vardır.
Bu beytin Hadîste geçen kısmı sadece ilk mısraıdır. “Åžairlerin söyledikleri en doÄŸru söz[29] Lebîd’in Dikkat edin, Allah’ın dışında kalan her ÅŸey batıldır sözüdür. İbn Ebî’s-Salt ise, Müslüman ola-yazmıştır.”[30] Alimlerin yalnızca bu beyti vermeleri açıkça göstermektedir ki, en doÄŸru söz tanımlaması beytin sadece bu kısmı için geçerlidir. Beytin diÄŸer kısmı için böyle bir tanımlama söz konusu deÄŸildir.[31]
Dilbilimsel Notlar
Bu söz, bütünün bir kısmı ile adlandırılmasına örnek olarak verilmektedir. Åžiirin bir beytine kâfiye adı verilmesi de, Kasîdeye kâfiye adının verilmesi de bundandır. Ancak parçanın adını bütüne vermek, Nahivcilerin kullandıkları dilde, terk edilmiÅŸ bir mecazdır. Onlar, kelimeyi asla kelâm anlamında kullanmazlar. Bu nedenle İbn Mâlik, Elfiye’sinde bunu kullandığından tenkit edilmiÅŸ ve: bu, Elfiye’nin hiçbir ilacı olmayan hastalıklarından biridir denmiÅŸtir. Bunun istiâre olarak ele alınması da mümkündür. Çünkü sözü oluÅŸturan öğeler cümlede birbirine baÄŸlanıp bir bütün oluÅŸturduklarından adeta bir kelime gibi olurlar. O zaman söz de kelimeye benzemiÅŸ olur.
Lebîd’in bu beyti, Tavîl vezniyle yazdığı bir Lâmiye Kasîdesi’nde yer almaktadır. İlk beyti şöyle baÅŸlamaktadır:
Kelime Tahlilleri
Yuhâvilu: Hâveltu’ÅŸ-Åžey’e deyiminden alınmış olan bu fiil, bir ÅŸeyi arzu ediyor, istiyor anlamında kullanılmıştır.
Nahb: Belirlenmiş zaman, tayin edilmiş müddet anlamına gelir. Bir kişi öldüğünde Kadâ fulânun Nahbehu denir. Bu eceli geldi, zamanı bitti, kendisi için tayin edilen ömür sona erdi anlamına geldiği gibi, sözünü tutmak, vadini yerine getirmek manasına da gelir. Bağırıp çağırarak, feryat ederek ağlamak manası da vardır.
Dalâl: Yanılgı, sapkınlık; yoldan, haktan ayrılma, şaşkınlık.
Kasîde’nin İlk Beytinin Anlamı
Sorsanıza şu adama ki, nedir arzu ettiği;
Bitecek bir ecel mi yoksa bir sapıklık ve batıl mıdır?
Şair Hakkında
Yaman bir süvari, cömert bir insan olan Ebû Akîl Lebîd b. Rabîa el-Âmirî’dir. DoÄŸum tarihi kesin olarak bilinmemekle beraber yaklaşık olarak miladi 540-545 yıllarında doÄŸduÄŸu belirtilmektedir. Annesi Benî Abs’ten Tâmir binti Zunbâ olup Lebîd onun ikinci kocasından olan oÄŸludur. BaÄŸlı bulunduÄŸu boy, büyükten küçüğe doÄŸru dizildiÄŸinde Benî Ca’fer > Benî Kilâb > Benî Kays/Hevâzin > Benî Âmir ÅŸeklinde bir baÄŸlılık zinciri ortaya çıkar. Babası daha küçük yaÅŸtayken Zû Alak Günü’nde öldürülmüştür. Bundan sonra amcalarını kendisine bakmıştır. Bu amcalarının en meÅŸhûru Ebû Berâ’ Âmir b. Mâlik’tir. İlk zamanlarda iyi bir geçimi olsa da, sonraları kabilenin iki boyu arasında çıkan anlaÅŸmazlık yüzünden yurdundan sürülmüş ve bir hayli sıkıntı çekmiÅŸtir. Genç yaÅŸta kabilesinin el-Hîre hükümdarı Ebû Kâbûs Nu’mân’a (m.580-602) gönderdiÄŸi heyette yer almış ve burada hükümdarın dostu olup kendisinin dayıları olan kabile mensup Abû Rabî’ b. Ziyad el-Absî tarafından yürütülen karalama giriÅŸimini engellemiÅŸ ve hükümdarın huzurunda Abû Rabî’i o kadar yerden yere vurmuÅŸtur ki, hükümdarın kanaat ve eÄŸilimini kendi kabilesi lehine deÄŸiÅŸtirmiÅŸtir.[33]
Hicri 8. (m.629) yılda Benî Âmir heyeti Medîne gelmiÅŸ ve bu heyette Âmir b. Tufeyl ve Lebîd’in kardeÅŸi Arbed de yer almıştır. Fakat bunların hiçbiri Müslüman olmamıştır. Çok geçmeden bu her iki önemli kiÅŸi de birkaç gün sonra esrarengiz bir ÅŸekilde öl(dürül)müşlerdir. Ertesi yıl yine Benî Âmir elçileri geldiÄŸinde bu sefer içlerinde Lebîd de yer almış ve hepsi beraber Müslüman olmuÅŸlardır. Bundan sonra Lebîd, Bâdiye hayatını terk ederek hicret etmiÅŸ ve Medîne’ye yerleÅŸmiÅŸtir. Fakat Lebîd’in Müslümanlığı baÅŸtan itibaren yeterli ilgiyi görmemiÅŸtir. İslam tarihçileri de onu müellefe-i kulûb’tan saymışlardır. Hz. Ömer döneminde hicri 14. (m.635) yılda Basra ve Kûfe kurulduÄŸunda Lebîd, Kûfe’ye geçmiÅŸ ve adını onun Dîvânına yazdırmıştır. Yıllık maaşı 2000 dirhem kadardır. Hz. Osman’ın halifeliÄŸinin sonlarına doÄŸru hicri 35, 38 (m.665-669) yıllarında Kûfe’de vefat etti.[34] Bir baÅŸka rivâyete göre, Hz. Osman’ın halifeliÄŸi döneminde son derece yaÅŸlı [140 yaşında] olduÄŸu bir sırada [bir rivayete göre Muaviye döneminde 157 yaşında] vefat etmiÅŸtir.[35] İbn Sa’d, ölüm tarihini hicri 40 (m.660-661), İbn Hacer 41, diÄŸer bazıları 42 yılını vermektedir.
Lebîd, Câhiliyenin ileri gelen saygın ÅŸairlerinden biri sayılmıştır. Tüm râvîlerin ittifakıyla Muallaka yazanlardan biridir. Çünkü bu konuda eser yazanlar Muallakâti’s-Seb’in yazarları arasında onu da saymışlardır.[36]
Lebîd, Câhiliyye döneminde toplumuna çok hizmet etmiÅŸ ÅŸairlerin başında gelir. Onları takdir eder, savunur, kara günde onların yanında yer alır, dert, acı ve kederlerini dile getirir. Önemli gün ve olaylarına tarih düşer, kahramanlarına övgüler yaÄŸdırır, bütün bunları ÅŸiiriyle kayda geçirir, ölümsüzleÅŸtirirdi. Åžiiri derinliklidir. İnce manalara iÅŸaret eder. ÇoÄŸun, hamâse, fahr, medîh, resâ’ ve vasf gibi konuları merkeze alır. Bedevî hususiyetlere sahip bir Muallaka’sı vardır.[37] Bu Muallaka’sı Nöldeke tarafından Bedevî şâirlerin inÅŸa ettiÄŸi en güzel eserlerden sayılmıştır.[38] Åžiirin türü ise, nadiren hicivleri de olsa, çoÄŸun, Kasîd ve Recez’dir.[39] Onun ÅŸiiri, peygamberin geliÅŸinden önce, şâirin mısralarında sık sık rastlanan dînî bir his ile, câhiliyye devrinin diÄŸer ÅŸiirlerinden ayrılır. Meselâ, İbn Ebî Sülmâ, uzun ömrünün tecrübeleri neticesi olan amelî hikmetleri, şüphesiz dokunaklı bir dil ile, fakat yer yer bize anlatmasına karşılık, Lebîd, böyle hallerde dâimâ dînî bir edâ takınır. Onun Hıristiyanlığı kabul etmediÄŸi muhakkaktır. Onda, daha Peygamberden önce, Allah’a iman heyecanlı bir tarzda ifâde edilmiÅŸtir.[40]
Müslüman olduktan sonra şâirliÄŸini bir kazanç yolu olarak kullanmamış olan Lebîd, ÅŸiiriyle övünmemiÅŸ ve Hassân b. Sâbit, Abdurrahmân b. Ravâha ve Ka’b b. Mâlik gibi ÅŸiirini İslâm’a davet yolunda vakfetme yoluna da girmemiÅŸtir. Bu dönemde ÅŸiirini Câhiliyye dönemindeki gibi canlı ve coÅŸkun biçimde beslememiÅŸtir.[41] Rivayete göre, Hz. Ömer, halifeliÄŸi döneminde bir gün ondan Bana ÅŸiirinden biraz okur musun diye ricada bulunmuÅŸ o ise, buna ÅŸu karşılığı vermiÅŸtir:
Yüce Allah bana Bakara ve Âl-i İmrân’ı öğrettikten sonra artık ÅŸiir söyleyemem.
Hz. Ömer de onun bu hassas duyarlılığını takdir etmiş ve maaşını 500 dirhem arttırmıştır.[42]
Söylenceye göre, Müslüman olduktan sonra tek şiir söylememiş/okumamıştır.[43] Tarihçilerin kayıtlarına göre, doğru olan da budur.[44]
Bir rivayete göre ise, Lebîd, Müslüman olduktan sonra şu beyitten başkasını inşad etmemiştir:
Mâ Âtebe’l-Mer’u’l-Kerîmu ke-Nefsihi;
Ve’l-Mer’u Yuslihuhu’l-Karînu’s-Sâlihu.
Güzel ahlaklı adam, kimseyi suçlamaz kendisi kadar;
Kişiyi doğru yola getiren gerçekten iyi dost(u)dur.
Diğer bir rivâyete göre, Müslüman olduktan sonra söylediği tek beyit şudur:
Allah’a hamd olsun ki, ecelimi getirmedi;
Ben İslam’dan bir gömlek giyene kadar.
Kendisi Müslüman olduktan sonra uzun yıllar yaÅŸamıştır. En meÅŸhûr sözlerinden biri onun Kur’an karşısındaki duygulu halini ortaya koymaktadır:
Ebdeleni’l-Lâhu bi’ÅŸ-Åži’ri’l-Kur’âne:
Yüce Allah ÅŸiir(imi) Kur’ân’la deÄŸiÅŸtirdi.
KAYNAKÇA
(*) İnönü Üniversitesi Darende İlahiyat Fakültesi, Arap Dili ve Belağatı Anabilim Öğretim Üyesi. Ocak 2001.
Mecduddin Muhammed b. Ya’kûb el-Feyrûzâbâdî, el-Kâmûsu’l-Muhît, thk. Muhammed Naim el-Araksûsî, 4. Baskı, Muessesetu’r-Risâle, Beyrut 1415/1994.
Râgıb el-Isfahânî, Mufradâtu Elfâzi’l-Kur’ân, Dâru’l-Kalem, Beyrut 1412/1992.
Ebû’l-Huseyn Ahmed b. Fâris, Mu’cemu Mekâyîsi’l-LuÄŸa, thk. Abdusselâm Muhammed Hârûn, Dâru’l-Cîyl, Beyrut 1411/1991.
Muhammed Ali et-Tehânevî, Mevsûatu Keşşâfi İsilâhâti’l-Funûn, Ar. Çev. Abdullah el-Hâlidî, Mektebetu Lubnan Nâşirûn, Beyrut 1996.
Cubrân Mes’ûd, er-Râid, Dâru’l-İlmi li’l-Melâyîn, Beyrut 1978.



0 yorum yazılmıştır