Klasik Arapça öğrenim metodunun problemi ne? (1)

“Selamunaleykum. Birçok insan gibi çalışmalarınızdan istifade eden biri olarak teşekkürü ve hayır duayı bir borç bilirim. Ben uzun zamandır (15 seneden fazla) Arapçayla uğraşan biriyim. Şöyle desem, sözümü abartmış olmam galiba: Arapça için verdiğim emek ve zamanla bu zamanın iki üç fakültesini bitirirdim rahatlıkla. Hemen belirteyim ki bitireceğim hiçbir fakülteyi Arapçaya değişmem ama sormadan edemiyorum: Bu kadar uzun ve çetrefilli yollardan geçmeden öğrenilmez miydi? Elbette bu, cevabını bulmaya çalıştığım bir soru değil. Zira Arapça öğrenmek için uğraşırken diğer tarafta da Arapça öğrenimi neden ülkemizde bu kadar sıkıntılı sorusunun cevabını da öğrenmeye çalıştım. Örneğin medreselerde okutulan Emsile, Bina, Maksud, Avamil, İzhar gibi kitaplar hakkındaki her türlü değerlendirmeye kulak kabarttım ki bu konuda sizin düşüncenizi öğrenmek isterdim. (…)”


Şimdi ilim öğretme makamında olan bir ilim yolcusunun sorusunu, nicedir verdiğim bir sözü yerine getirmek için vesile addettim. O söz, Osmanlı medreselerinde yüzyıllardır uygulanan Klasik Arapça öğrenim metodunun arîz ve amîk bir eleştirisiydi. Şimdi bu suali vesile bilerek Hilal TV’de verdiğim o sözü yerine getirmeye çalışayım. Hemen ifade edeyim ki, ilim talibinin sorusu çok uzundu. Ben yerden tasarruf etmek için sadece baş kısmını aldım.


Soru şu: Klasik Arapça öğrenim metodunun problemi ne?


Bu çok baba bir soru. Bu soruya öyle birkaç cümleyle cevap vermeye kalkmak, topu taca atmaktır. Meselenin tarihi seyrini, illet ve esbabını bilmeden sonucu öğrenmeye kalkmak, yaramaz sokak çocuklarının dalları sokağa sarkan meyve ağaçlarından zıplayarak meyve aşırmalarına benzer bir hafifliktir. Dibini görmeyenin ürününü dermeye kalkması emeğe saygısızlıktır.


Önce sevgili ilim talibinin tesbitini doğru bulduğumuzu ifade edelim. Evet, “Sarf-Nahiv” ilmine dair Emsile, Bina, Maksut, Avamil, İzzi, Merah vb. diye devam edip giden klasik Arapça eğitim metodu sorunludur. Sorun sadece usul ile sınırlı değildir. Esas’ta da problem vardır. Zaten yöntem ve muhtevadaki sorun da esastaki bu sorundan kaynaklanmaktadır. Bu sorun sadece yukarıda sayılanları kapsamaz, Katru’n-Neda, en-Nahvu’l-Vâdıh ve hatta İbn ‘Akîl gibi bu baba dahil edilebilecek klasik metotla üretilmiş Arap dili öğrenimine dair eserleri de kapsar.
Bunu hem klasik medrese usulünde hem de modern usulde Arapça tahsil etmiş biri olarak söyleyebilirim sanıyorum.


Şimdi, isbat etmek şartıyla, şu tesbiti yapabiliriz: Klasik Arapça öğrenim metodunun en temel problemi, “eksen kayması”dır. Tıpkı, bir insanı ayakta tutan omurgadaki disk kaymasına benzer. Eğer disk kayarsa, bir daha belinizi zor doğrultursunuz. Arapça’nın omurgasında yaşanan disk kayması da, Arapça’nın belini iki büklüm etti. Durum gitgide kötüleşti ve en sonunda 5 yıl, 7 yıl, 9 yıl ve hatta daha fazla klasik Arapça dil talimi verip de yine de Arapça’ya vakıf kılamayan bir garip “model” çıktı.


Bu “eksen kayması” nerede yaşandı peki?


Arapça’da eksen kayması, bir dilin olmazsa olmaz üç unsurunda yaşandı: “lafız-mana-maksat”. Önce lafız-mana çiftinde ortaya çıktı bu “eksen kayması”. Zira bu ikilide eksen “mana” olmalıydı, ama Arapça dil öğreniminin tarihi sürecinde yaşanan kırılma sonucunda eksen “lafız” oldu. Yani, belagat ile nahiv ilminin arasındaki köprü atıldı.


Kur’an, kendi ifadesiyle “mubin bir Arapça” ile gelmiştir. Hatta, mubîn kelimesinin “Arapça” ile kullanılmadığı yerlerde dahi zımnen onun “mübin bir Arapça ile geldiğine” dair bir atıf var gibidir. Mesela “Kitabun Mubîn”, “Kitabun Arabiyyun Mubîn” şeklinde anlaşılabilir.


Mubîn, “ebâne” fiilinden türetilmiştir. Hem geçişli hem geçişsiz manayı içinde barındırır. Yani hem “özünde açık” (lazım), hem de “hakikati açıklayıcı” (müteaddi) anlamına.


Kur’an’ın “özünde açık ve hakikati açıklayıcı” olması, Arapça’dan mı kaynaklanıyor, vahiyden mi? Bu suale behemehal ikincisini gösterirdim ama önümde “bi-lisanin Arabiyyin mubîn” (apaçık ve açıklayıcı Arapça bir lisanla) ibaresi olmasaydı. Demek ki, mubin olmanın Arapça’dan kaynaklanan bir boyutu var.


“Fasih Arapça” (el-Arabiyyetu’l-Fusha), Mübin Arapça’nın karşılığıdır. “Anlamın ortaya çıkması” manasına gelen fesahat lafızda değil manadadır. Lafız mananın kabı ve hizmetçisidir. Mana da maksadın hizmetçisidir. Bu yüzden, Arap diline dair ilk metinler bu üçlüyü göstererek kaleme alındı. Mesela Arap gramerinin kurucu dil dâhisi Sîbeveyh’in el-Kitab’ı değil sadece sarf-nahiv kitabı değildi. Belagat ve fesahat kitabıydı da.


Yukarıda dile getirdiğimiz boyut, Allahu alem, Arapça’nın dünyada hemen hiçbir dile nasip olmayan “bakirliği”dir. Binyıllardır çölün içindeki vahalarda kapalı havza toplumu olarak yaşayan bir kavmin dili olan Arapça, adeta bir konserve gibi “dondurulmuş” ve korunmuştur.


Tam bu noktada Oryantalistlerin faraziyelerine dayanan önyargılı “Sami dil ailesi” tezlerine kuşkuyla yaklaşmak gerektiğini düşünüyorum. Onlar içinden önyargılı garezkarlar, utanmasalar Arapça’nın İbranice’nin bozulmuşu olduğunu söyleyecekler. Sürgünler, soykırımlar, düşmanını taklitler arasında birkaç kere tüm kültürüyle birlikte yok olma tehlikesi atlatan ve icad edilmiş bir kimlik olarak Babil sürgünü sonrası ortaya çıkan Yahudi kimliği ve bu sümmetedarik kimliğin dili mi Arapça’nın anası olacak? Hele ki tarih var.


Peki, sarf ve nahiv, ikiz kardeşleri olan fesahat ve belagatten nasıl ayrıldı? 

Arif Çevikel

Yorum Yaz