LESSAN ALARAB CENTRE For Teaching Arabic To Non Arabs & مركز لسان العرب لتعليم اللغة العربية لغير العرب MAKALELER - lisanularab - Blogcu



Onlar Nasıl Öğrendiler? (2)

Zülfikar hocamız ilkokula gitmemiş! İlkokulu dışarıdan bitirmiş... Dedesi daha okula gitmeden ona Arapça ögretmiş... Anadilin dışında bir başka dil öğrenmek gerçekten de çok zor olsa gerek...

Kendisi gençlik yıllarını şöyle anlatıyor: "Okuma yazmayı (Türkçe) kendi kendime öğrendim. Duvarlara, yerlere harfler yazarak yazı yazmayı sökmeye çalışıyordum. Rakamları da kendi kendime ögrendim. Hatta bu hususta ilk hocam amcamın oğlu olmuştur. İki haneli rakamları, birler ve onlar basamağını ondan öğrenmiştim. Bir ile on onbir; dört ile kırk kırkdört diye bana iki örnek vermişti, sonrasını ben getirmiştim.

Dedem beni, Tokat'ta din eğitimi alabilmem için camii imamına gönderdi. Ondan tecvid ve kur'an eğitimi aldım (1958-1960) 1961 yılında 12 yaşındayken İstanbul'a geldim, fakat ilkokul diplomam yoktu. Ben de ilkokulu dışardıdan verdim. İstanbul'a geldikten hemen sonra (1961-1962) Kıymetli hocam, Mahmut Kaya'dan Aksaray Valide camiinde bir yıl boyunca Arapça ders aldım. 1963'te İstanbul İmam Hatip Okulu'na girdim. Fakat maalesef burayı bitirdikten sonra üniversiteye giremedim. Çünkü osıralar imam hatip mezunlarını ne ilahiyat fakültelerine ne de islam enstitülerine almıyorlardı. Iste bunun üzerine ben de düz lise sınavlarını da dışarıdan vererek 1970 tarihinde lise diploması aldım ve akabinde üniversiteye girme şansına sahip oldum. 1971-1972 yılında hem İslam Enstitüsüne hem de Arap-Fars filolojisine kayıt yaptırdım ve bir sene devam ettim. Ancak iki fakülteye birden kayıt yaptırarak aynı anda okumayı engellemek için çıkarılan yönetmelik ile devam mecburiyeti getirilince İslam Enstitüsünü bırakmak zorunda kaldım. O zamanlarda Eyüp ilçesinde oturuyor ve oradan üniversiteye gidip geliyordum. Zamanın şartları içerisinde Eyüp ilçesinden üniversiteye gidip gelmek gerçekten zor bir durumdu, yolun uzak olması, yeteri kadar vasıtanın olmaması ve var olanların da belirli zamanlarda hareket ediyor olması üniversiteye gidiş gelişi müşkil duruma sokuyordu. Her şeye rağmen hem iki fakülteye devam ediyor hem de Ali Ak hocadan Gazali'nin İhya-u Ulum-id Din okuyordum. İlerleyen zaman içerisinde Hayatu-s Sahabe'nin tercümesine katıldım. İlk cildin 30 sayfalık tercümesi bana aittir.

Hocalarımız ve büyüklerimizden hep, "Siz işi düşünmeyin, kendinizi yetiştirmeyi düşünün; siz kendinizi yetiştirirseniz iş gelir sizi bulur" diye işitirdik. İşte bu yaklaşım hayatımızda akıllarımızdan silemediğimiz düsturlardandır. Küçük yaştan beri dedemin sayesinde güzel kur'an okuyabiliyor olmam kendime sürekli bir avantaj olarak kalmıştır. Zira 10 yıllık imamlık tecrübeme başlamadan önce Eyüp Müftülüğü'ne giderek, zamanın Müftü efendisi Şükrü Yüksel'den görev istemiştim. Bunun üzerine Şükrü Bey bana Kur'andan bazı yerler okutmuş ve birkaç gün sonra gelmemi tembihlemişti. Ben bu tenbihi unutunca Eyüp Müftülüğünden çağrıldığıma dair haber geldiğinde çok şaşırmıştım. Müftü efendi bana tekrar Kur'an okuttu ve "Zülfikar, görev almak istiyorsun ama biliyorsun ki vekaleten görev alanlar, kadrolu görev alan imamların maaşlarının 3/2'sini alıyorlar. Şimdi sen hemen vekaleten mi yoksa daha sonra asaleten mi görev almak istersin?" dedi. Bunun üzerine ben de, "Şimdilik vekaleten de olsa görev alayım, daha sonra asaleten kadro çıkarsa büyük ihtimalle beni asil göreve alacaklardır" diye düşünerek, görevi vekaleten kabul ettim ve göreve başlamış oldum. Nihayet itibariyle de düşündüğüm gibi oldu ve ilerleyen zaman içerisinde asil görevine geçtim. Eyüp ilçesi Defterdar camiinde ki Feshane'nin karşısı olur, orada beş sene görev yaptım.

Fakültede okurken aynı zamanda da Ali Yakup Çengciler hocadan Gazali okudum, Mutenebbi Divanı'na basladık ve onu okuduk. Temelde beni yönlendiren kisi Mahmut Kaya olmuştur."

Zülfikar Hocamızın Nihat Çetin'e dair anıları ise şöyle:

"Nihat Çetin!... Kendisine çok büyük hayranlığım vardır. Gerçekten de müstesna bir insandır o...

Nihat Çetin hocanın en önemli vasfı, dünya ve maddeye hiç mi hiç önem vermemesiydi. Para, dünya ve dünyalıklara ancak yaşayacak kadar değer verirdi. Hatta maaşının miktarını bile bilmezdi. Şarkiyatta çalışırken lazım olan kırtasiye vb. ihtiyaçlarını kendi cebinden karşılardı. Hanımı da edebiyat ögretmeniydi. Şarkiyat kütüphanesindeki kitapları, renkleriyle ve ciltleriyle aklında tutardı. Birisi kitap aradığında hocamız ona kitabın ismini sorar sonra hemen kitabı eliyle koymuş gibi yerini gösterirdi. Eğer kütüphaneye gelen aradığı kitabı bulamazsa ve bu kitap kendi şahsi kütüphanesinde varsa, muhakkak evinden getirirdi. Hatta bir seferinde kütüphanede aradığını bulamayan bir kişiye yardımcı olmak için evinden şahsi kütüphanesindeki cilt kitabı getirebileceğini söyler, ancak kendisine birkaç ciltten tarama yapacağını ifade eden bu kişiye, hergün bir cilt olmak üzere, ciltlerin tamamını bitirinceye kadar birer birer getirmiştir. Ben İhya-u Ulumi-d Din'de iyi insanların vasıflarını okurken, iyi insanların artık sadece kitaplarda kaldığını ancak gerçek hayatta olmadıklarını düşünürdüm. Fakat Nihat Hoca'yı tanıdıktan sonra gerçek hayatta da böyle insanların olduğuna inandım. Hocamız hali (davranışı) ile örnekti, sadece kali (sözü) ile değil!.."

Zülfikar Hocamızın Arapça öğrenimi konusundaki tavsiyeleri ise şöyle:

"Dil uzmanlık konusudur! Özellikle tavsiye edeceğim; sürekli ve kesintisiz zaman ayırmak, hergün bir saat, iki saat ne kadar ayırabiliyorsanız. Ancak hergün düzenli bir şekilde çalışmalısınız.

Marifet iltifata tabiidir, müşterisiz meta zayidir. Dili belli bir yere kadar öğrenirsiniz fakat bir ara verirseniz, öğrenmiş olduklarınız da gider.

Sesli çalışmak çok önemlidir. Çalışmalarınızı muhakkak sesli yapın. Kelime dağarcığını artırmak için sözlükten kelimeleri ezberlemeye uğraşmayın, bol metin okuyun ve bu metinlerin içerisinden kelimeler çıkarın. Aynı zamanda o dili konuşan arkadaşlarla konuşma gayretinde olun. Böylece kelime hazneniz sürekli genişleyecektir. Kelimeleri olay ve konuyla hatırlamak daha kolaydır ve bir zenginlik oluşturur.

Ürdün'de bir sene öğretim görevlisi olarak görev yapmıştım. Orada "alime" kelimesinin ne anlama geldiğini öğrendim. Bizler burada "öğrendi, bildi" anlamında kullanıyorduk. Halbuki gerçekte "alimtü enne zehebe ahmed ila beytihi fissabahil bakiri" (işittim ki (haberdar oldum ki) Ahmet sabah erkenden evine gitti" anlamında kullanılıyor. Bizim "öğrendi, bildi" anlamında kullandıkları kelime "arefe" kelimesidir. "Areftu" "bildim, işittim" gibi.

Bir de dijital çanak anten ile Arap televizyonlarını izleyerek dilinizi çok iyi geliştirebilirsiniz."

Hocamıza bize ayırdığı zaman ve kıymetli tavsiyeleri için teşekkür ediyoruz.

Bu röportaj 24/01/2004 tarihinde (12:50-15:00) Ebu Bekir Camii Vakfinda yapılmıştır.


* Dr. Zülfikar Tüccar Kimdir?

1949 yılında Tokat'ın Yeşilyurt ilçesine bağlı Büget köyünde doğdu. 1963 yılında (Tokat) Gazi Paşa İlkokulunu dışarıdan bitirdi. 1970'te İstanbul İmam Hatip Okulu'ndan mezun oldu ve aynı yıl Diyanet İşleri Başkanlığı'nda (imam-hatip olarak) görev aldı. 1980 yılına kadar İstanbul Eyüp, Eminönü ve Fatih Müftülüklerine bağlı camilerde bu görevini sürdürdü. 1971 de İstanbul Eyüp Lisesi'nden (fark dersleri sınavlarına girerek) mezun oldu. 1977 yılında İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Arap-Fars Filolojisi'ni bitirdi. 1980 de İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Arap Dili ve Edebiyatı Kürsüsü'ne asistan olarak atandı. 1987 yılında 'el-Ferra Hayatı Eserleri Arap Dili ve Edebiyatı'ndaki Mevkii' adlı çalışmasını bitirerek doktor ünvanını aldı. 1988 yılında aynı bölümde Arap Dili ve Edebiyatı Ana Bilim Dalı öğretim üyeliğine (Yrd. Doç. Dr. olarak) atandı. Bu görevini 2001 yılına kadar sürdürdü. Ayrıca 1988 yılında Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi'nde müellif-redaktör ve Arap Dili Edebiyatı İlim Heyeti Başkanı olarak çalışmaya başladı. Halen müellif redaktör olarak bu çalışmalarına devam etmektedir.

1996-1997 öğretim yılında Ürdün Alü'l-Beyt Üniversitesine davet edildi ve bir yıl bu üniversitede öğretim üyesi olarak görev yaptı. 2001 yılında İstanbul Üniversitesi'nden emekli oldu.

2002 yılında kurucuları arasında yer aldığı Bakırköy Hizmet Vakfı mütevelli heyeti başkanlığına seçildi. Halen bu görevi sürdürmektedir.

Evli ve beş çocuk babasıdır.

Bilimsel Çalışmaları:

1- Ibnü'l-Esir'in (ö.630/1233) İslam Tarihi adıyla Türkçe'ye çevrilen el-Kamil fi't-tarih adlı eserinin birinci cildinin tercümesi, Istanbul 1980
2- El-Ferra Hayatı Eserleri Arap Dili ve Edebiyatı'ndaki mevkii (Doktora tezi, İ.Ü.Edebiyat Fakültesi, İstanbul 1987)
3- "el-Ferra Hayatı Eserleri", Şarkiyat Mecmuası, İstanbul 1998, VIII, 197-210.
4- "Kur'an ve Arap Edebiyatı", İslami İlimler Araştırma Vakfı tarafından düzenlenen bilimsel toplantıda sunulan tebliğ olup yayımlanmıştır (Kur'an ve Tefsir Araştırmaları II, İstanbul 2001, s.39-49).
5- Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi'ne Cerir, Ebu Übeyd, Kasım b. Selam, Ferra ve diğerleri olmak üzere 50 civarında madde telif etmiş ve çok sayıda maddenin ilmi redaksiyonunu yapmıştır.

onlinearabic

Yorum (yok) Yorum yaz!

Onlar Nasıl Öğrendiler? (1)

1949 yılında Kütahya'da doğdu. 1969'da Kayseri İmam-Hatip Okulunu, 1970'de Haydarpaşa Lisesini bitirdi. 1973'te İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsünden mezun oldu. Din görevlisi olarak öğrencilik yıllarında başladığı memuriyet görevini, Diyanet İşleri Başkanlığı'nın değişik kademelerinde sürdürdü. Bir süreöğretmenlik görevinden sonra 1977 yılında Samsun Yüksek İslâm Enstitüsüne asistan olarak atandı. 1980-1984 yılları arasında Belçika'da Din Bilgisi öğretmeni olarak görev yaptı. 1984 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi İlâhiyat Fakültesine öğretim görevlisi olarak naklen tayin olundu. 1988'de Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsünde Câhiliye Şiirinde ve Kur'an'da Teşbih adlı doktora tezini tamamladı. 1993 yılında doçent oldu. 1994'te Dokuz Eylül Üniversitesi İlâhiyat Fakültesinden Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'ne naklen atandı. 1999 yılında profesörlüğe yükseltildi. Halen Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde Arap Dili ve Belagati sahasında öğretim görevlisi olarak faaliyetlerini yürütmektedir. Ayrıca Diyanet İşleri Başkanlığı İslam Ansiklopedisi Arap Dili ve Edebiyatı bölümünde bölüm aşkanı olarak görev yapmaktadır.

Arapça eğitimi nasıl olmalı? Siz nasıl çalışırdınız?
Bir dili öğrenmede o dile karşı duyulan veya dil öğrenmeye karşı duyulan sevgi ve azim çok önemlidir. Yöntemler de metodlar da tabi belli ölçüde insana yardımcı olur. Mutlaka daha kestirme bir yöntem gerekiyor. Osmanlı zamanında insanlar yıllarca, emsile bina maksut avamil.. gibi eserler okuyormuş ama yıllarını veriyormuş, şimdi bukadar zamanımız yok, biraz daha kestirme yoldan gitmemiz gerekiyor. Burada da işte metodun önemi ortaya çıkıyor. Çok güzel metodlar var gerçekten, ama gramer de olmazsa olmaz. Şimdi bazı sırf konuşmaya yönelik uygulamalar oluyor. Bu uygulamalarda öğrenci konuşmayı öğreniyor ama harekesiz metinleri okuyamıyorlar. Sırf gramersiz veya tamamen gramerin ayrıntılarına boğarak verilen tüm metodlar yanlıştır. Benim yöntemim temel gramer konularından sonra bol metin çalışması yapmaktır. Çünkü aslında gramer, asıl amaca götüren bir vasıtadır. Şunu da söyleyeyim ben arap gramerini Arapça kitaplardan öğrenmedim. Türkçe kitaplar ozamanlar yeni yeni çıkıyordu. Onlardan okudum. Onları aldım kendi özel gayretimle çalıştım. Tabi imam hatipde aldığımız derslerin de faydası oldu ama özel gayretim vardı. Dil sevgisi çok mühim çünkü. Yoğun meşguliyetle Arapçamı ilerlettim. Kendi kendime hikayeler çözerdim. Çok sözlük eskittim. Sözlük kullanmadıkça bir kimse dili iyi öğrenemez sözlük eskimesi lazım ben imam hatipten beri sözlükle haşırneşirdim.

Belli kuralları hallettikten sonra bol metin çözmeye başladım, hikayeler, hikaye kitaplarını çözdükçe zevk alırdım. Fıkralarla espirili ifadelerle yoğunlaşırdım. Öyle bir yoğunluktan sonra artık ibarelere aşinalık kazanmaya başladım. önümdeki engeller kendi kendine bertaraf oldu ve bu sonucu elde ettim. Özel hocalardan ziyade kişisel çabam ve gayretim ve sevgim Arapçayı öğrenmemde etkili olmuştur. Özel hocalara da gittim, yaz tatillerinde… ama onlardan böyle derinlemesine birşey okumadım. Tatilin elverdiği sürece istifade etmeye çalıştım fakat asıl ilerlememde etkileri sınırlı kalmıştır. Derslerimin dışında hergün mutlaka düzenli olarak hikayeler çözerek çalışırdım. Doğrudan metinle başbaşa kalmak çok mühim. Tabi öncesinde belli dilbilgisi kurallarını öğrenmek lazım. Benim bir hocam vardı örnek vereyim. İzmir'de medrese usulu okuturdu. Kestane Pazarı medresesinde…, sonra müftülükten emekli oldu. Kendisinden ders alan öğrenciler 3 ay gibi kısa bir süre sonra gidip imtihanları kazanırlar müftülük veya vaizlik görevine başlarlardı. Benim yazım iyiydi, İsmail sen şu metni harekesiz yaz derdi, sonra öğrencilerini imtihan ederdi, Bu metni harekeleyin bakayım derdi. Bir metni harekeleyebilmek çok mühimdir. Hareke bir nevi gramerin özüdür. İki satırı harekeleyince gramer bilgisi ortaya çıkar insanın… Bu şekilde devamlı hareke irab hatasını sıfıra indirerek öğrencilerini eğitirdi. Neticede imtihanı kazanıyorlardı yani. Ben bunu enteresan bulurdum.

Mukaleme ayrı bir şey fakat bilimsel dil için mutlaka gramer gerekiyor. Mesela edebi metinleri Kur'an, hadis metinlerini yorumu ve tefsiri gramer inceliklerine bağlı olmazsa birşey ifade etmez. Bu bakımdan gramerin de belli ölçüde öğrenilmesi gerekiyor fakat vakit çok azsa bu noktada gramerin ayrıntılarından geçici olarak feragat etmek gerekiyor. İleride kişi kendisi de ayrıntıları öğrenip tamamlayabilir. Ama ana hatlarıyla kişinin grameri öğrenmesi gerekiyor. Temel taşları iyice bellettikten sonra örnekleriyle.. hatta grameri bilmek demek birer örnekle çalışmakla olmaz. Bol örnek üzerinde çalışmak lazım. Gramer ne zaman işe yarayacak? Karşınıza çıkan bir terkibin zorluğunu çözmemizde etkili olmuyorsa, ona ait kural hemen aklımıza gelmiyorsa gramer bilgisi oturmamış demektir. Bu nedenle bol örnekle hazmedilmiş olması gerekiyor.

Bir de hatamız bizim sarfa fazla ağırlık vermiyoruz, nahve ağırlık veriyoruz. Halbuki sarf daha önemli. Sarf kelimenin tüm harekesi nahiv ise kelimenin son harekesini bilmekle alakalı bir durum... Araplar konuşma dilinde sonlarını yuvarlarlar, çünkü son harfe hareke koymak her babayiğidin işi değildir. Bu bakımdan morfoloji, sarf çok önemli, maalesef arapların yazdığı kitaplar nahve ağırlık veriyor çünkü onların bu noktada ihtiyaçları var. Bizlerin ise ihtiyacı daha çok sarfa var. Hiçbir arap nasara'ya nüsera falan demez yani. Ama bizlerin bu noktada hata etme payımız daha yüksek. Osmanlı'da Arapça eğitiminin ilk once morfoloji yani sarf ile başlaması tesadüf değildir. Enteresandır yani, en çok geçen sigaları öne almışlar mesela, mazi sigalar daha çok kullanıldığı için nasara başa alınmıştır. En son gelen taaccüp sigalarını sona almışlardır, bütün sıralamaların bir özelliği gözetilmiştir. Bunu da doğru dürüst anlamadık. tetkik etmedik. Osmanlıya ait olunca bilimsel olamayacağını zannediyor insanlar.

Sarf kalıpları önemli bunları iyi bilmek önemli, bizde köklü bir morfoloji olmadığı için yanlış okumalar oluyor. Öğrenci karşısına çıkan kelimenin kökünü bilmeli. Bu da sarf bilgisiyle olur. Kelimenin kök yapısını bilmeyen öğrenci sözlük bile kullanamaz. Bu nedenle grameri verrirken evvela morfolojiye ağırlık vermek gerekiyor.
Bazı hafızlar var mesela ezberinde bir çok sureler var fakat bu bilgisini Arapçaya aktaramaz, bu bilgisini bir ezberden öteye götüremez. Bu da o kişilerin yeterli dil eğitimi almamalarından kaynaklanıyor. Ben hafızlığımın çok faydasını görmüştüm zamanında.
O dönemde şartlarımız şimdiki gibi değildi. Bir çok imkansızlıklar vardı. Bir iki kitap bulduğumuz zaman onlardan hemen istifade etmek isterdik. Arapların yazdığı eserlerde öğrenciyi alıştırmaya boğuyorlar. Uygulama önemli, bir dil ancak bol uygulamayla öğrenilir. İster yakından ister uzaktan eğitim olsun dilde uygulama çok önemlidir. Sıcağı sıcağına günü gününe takip ve çalışma çok önemli, az öz ama düzenli çalışmak… Dil biraz sure ister, diğer bilimler gibi değildir. Bir başka bir sahada belli bir sure çalışınca sizi tatmin edecek bir mesafe kaydedersiniz. Fakat dil öğrenmek öyle değildir, uzun bir süreç içerisine yayılarak halledilebilir, süreklilik ister. Emek ister. Bu bakımdan buna sabredecek sevgi ve çaba gerekir. Bunlar olmadan dil öğrenilmez. Öğrenciler hevesle başlıyorlar fakat bu süreç içerisinde ümitsizliğe düşüyorlar.
Siz böyle bir şey yaşadınız mı, yaşayanlar ne yapmalı?
Hayır ben böyle bir duruma düşmedim. Başta da dediğim gibi sevgi ve sabır bu işte çok önemli iki noktadır. Öğrenciyi bu ümitsizliğe düşüren faktörlerden biri de yanlış metod uygulamalarıdır. Onun düzeyine inememek, öğrenciyi sıkar. Anladığından başarabildiğinden hareketle uygulamalar yapmak lazım. Zoru verip ümitlerini kırmak yanlıştır. Bilimsel olarak bir dili öğrenmek istiyorsanız, çeviri yapacaksınız. Ne kadar çok metin çözerseniz o kadar ilerlersiniz. Yalnızca tek tip metinlere de saplanıp kalmamak lazım.
Dilin yaşı yoktur, yani öğrenilir. Dil için "yapacağım" diyebilmeli kişi, faydasına inanmalı. Arapça aslında Türkler için çok kolay öğrenilebilecek bir dildir çünkü dilimizde o kadar çok Arapça asıllı kelime vardır ki. Gayret önemli sonuçta, öğrencinin gayreti olmayınca metod ne olursa olsun yararı olmaz.
Bir de teslim olmak mühim. Teslim olmazsan hocanın dediğini yapmazsan bu olmaz.
Öğrencilik döneminizde Arapça çalışırken bu çalışmalarınız gününüzün ekseriyetini mi kaplıyordu yoksa günün sadece belli vakitlerinde mi Arapça çalışırdınız?
Yok efendim, ben çok az bir saat çalışırdım. Mümkün değil yani, bakınız ben bunu lisedeyken öğrendim, çok az bir zamanımı harcardım ama devamlı hergün çalışırdım. Bir sürü dersim vardı, ve çalışkan bir öğrenciydim. Bunun içerisinde Arapçaya az ama düzenli olarak vakit ayırırdım. Dersi derste öğrenirdim, yığarsınız dili karman çorman olur diğer çalışmalar benzemez. Günü gününe öiğrenmeniz lazım, dersten sonra bir tekrar ederek yatın derim ben. Ama tutar mı öğrenci? Tutanı çok az oluyor maalesef. Öğrenci genelde yığmayı seviyor… İmtihandan imtihana çalışıyor. Dil buna asla gelmez, öğrenemezsiniz o zaman ve dilin adını da "zor dil"e çıkarı verirsiniz! Günü gününe takip etmesi lazım, buna inandırmak gerekiyor inanmak gerekiyor. Sıcağı sıcağına çalışmak gerekiyor.
Not defteri olacak, bilmediği kelimeleri kaydedecek, onları bulacak, kullanacak, boş zamanlarında hikayeler okuyacak, yani o kadar çok boş zamanımız var ki aslında… batılılar bu konuda çok müthiş…
Yurtdışına çıkmak şart mı?
Akıcı konuşmak için dilin konuşulduğu atmosfere gitmek gerekiyor. Ama bunun için önce bir temel oluşturulması lazım. Burada mesela dil labaratuvarları kurduk konuşturamadık, uydu yayını, arap hocalar falan bunlar yetersiz kalıyor. Sadece bir kaç öğrenci belki sivrilip çıkıyor koca sınıftan. Onlar da özel merakı ve ilgisi olanlar… Bakınız ben bir örnek vereyim: öğrencim var bende yüksek lisans yaptı. Çırağan Sarayı'nda Dolmabahçe'de rehbedir. Kendisi güzel sanatlar mezunu, yani imamhatip mezunu da değil, alt yapısı yoktu Arapça hususunda, fakat öyle azimle çalışıyor ki.. Yapacağım demiş ve yapmış gerçekten. Şimdi Arap turistlerle haşır neşir ola ola konuşmasını da üst düzeye çıkardı. O konuşmayı ve bir çok lehçesini de anlamayı da başarıyor. Demek ki "yapacağım" denince oluyor yani.
Öyle azimli insanlar var ki adam radyoyla yatıp kalkıyor, sürekli kulaklık Arap radyolarını dinliyor. Ve bir sure sonra onların yayınlarını anlayabilir hale geliyor. Tabi konuşmak da önemli, bu ağız da birşeyler demesi lazım… Bir temeliniz varsa önce dinlersin, Arapça yayınları… sonra kendiniz cümleler kurmaya çalışırsınız ve yazarsınız.. dili bilmek budur zaten!.. İmkanlar dahilinde yurtdışına bir Arap ülkesine gidilebilirse bu mükemmel olur. Fakat öncesinde belirli bir temeli oluşturmuş olmak gerek, yoksa o da bir işe yaramaz. Yok, imkanlar sınırlı da gidilemiyorsa, ozaman azminizi ve sevginizi bu noktada harekete geçirip sıkı çalışmanız lazım. Sürekli Arapça yayınları takip etmek, onların fonetik açıdan düşünce tarzlarını yakalamak, yani bir cümleyi kurarken nasıl düşünüyor, zihni kelimeleri nasıl sıralıyor bunları yakalamak, Arap turistlerle haşır neşir olma imkanı varsa bunları değerlendirmek faydalı olur. Günümüzde artık internet yoluyla da bir takım irtibatlar sağlanabiliyor. Bu imkanlar doğru ve düzenli değerlendirilirse ve azimle çalışılırsa başarılmayacak diye birşeyden söz edilemez.
Arapçaya karşı duyulan ürkeklik, çekingenlik niye?
Arapçaya, Arap kültürüne, herhangi bir Arap harfine bile ters bakan, kötü bakan bir kesim var maalesef. Halbuki o devirler geçti artık. Çağımızda bu günkü gerçekler çok daha başka... Dil olgusu, özellikle de Arapça olgusu tüm dünyada artık daha farklı değerlendiriliyor. Arapça Birleşmiş Milletlerin ilan ettiği en mühim iletişim dillerinden biridir. Arap ülkeleri çok zenginler… Müthiş fırsatlar var, iletişim dili olarak da bilim dili olarak da Arapça çok önemli ama işte belli saplantılara takılıp kalanlar var, bu yanlış... Ufkumuzu geniş tutmak zorundayız. Ülkemizde Arapçayı da diğer diller arasında bir dil olarak algılama eğilimi gittikçe artıyor. Nasıl ki Avrupa ile Amerika ile irtibat kurmak isteyenlerin İngilizceyi öğrenmek zorunda olması gibi, Orta Doğuyla irtibat kurmak istiyen herkes Arapçayı öğrenmek zorundadır. Bu bir ticari irtibat olabilir, bir bilimsel irtibat olabilir hiç farketmez.. Dil iletişim ve irtibat aracıdır… Ülkemizde maalesef Arapça'ya gereken önem gösterilmiyor, kötü çağrışımlar uyandıracak eğilimler sürekli destekleniyor… Bu tabuları yıkmak gerek, aklı selimle hareket etmek gerekiyor. Sizin çalışmanız bu meyanda önemli bir adım. Arapçanın öcü olmadığını İngilizce gibi, Fransızca gibi, Almanca gibi yabancı diller arasında bir yabancı dil olduğunu anlatma noktasında bir çalışma yürütüyorsunuz. Tebrik edyorum. Bu dil ile alakası olan akademik, bilimsel, ticari çevrelerin sizin bu gayret ve çabalarınıza sessiz kalmamasını, destek olmasını diliyorum.
Bize vakit ayırarak değerli fikirlerini paylaştığınız için teşekkür ederiz.

onlinearabic

Yorum (yok) Yorum yaz!

Klasik Arapça öğrenim metodunun problemi ne? (2)

Soru şuydu: Peki, sarf ve nahiv, ikiz kardeşleri olan fesahat ve belagatten nasıl ayrıldı?

Bittabi önce bir ve beraber idi. Buna, Arap gramerinin babası ve dil dâhisi Sibeveyh’in el-Kitab’ını misal vermiştik. Bu ayrımın başımıza ne çoraplar ördüğünü bilmeyen bazı çağdaş nahivciler hâlâ Sibeveyh’i “nahivci”, el-Kitab’ı “nahiv kitabı” gibi takdim ederler. Oysaki o, eserinde “lafızlar ve manaları”, “sözün güzeli ve çirkini” ve “mecaz” bahislerine derinlemesine dalmış bir dil allamesi.

Sibeveyh, Basra okuluna mensuptu. Ünlü kitabı Basralı hocası ve ilk Arap lugatı sahibi büyük dil arkeologu Halil b. Ahmed’in ders notlarından oluşur. Bu okulun çeşmesinden sulanan Ahfeş, Ebu Ubeyde Ma’ber b. El-Müsenna, Müberred, Sa’leb, Zeccac gibi altın isimlerin hepsi de nahiv-belagat/lafız-mana birliğini korudular.

Basra okulunun karşısında Kûfe okulu yer aldı. Bu okulun babası Kisâî ve onun öğrencisi Ferra da Kufe okulunun en ünlü isimlerinden idi. Onlar da lafızla manayı, nahivle belağati ayırmadı.

Bağdat kurulduktan sonra Basra ve Kufe okullarının ilim çayları, Bağdat’a doğru aktı ve orada ırmak oldu. Bu ırmağa “Basra okulu” demek yerine “Ebu Ali Farisi Okulu” dense yeridir. Zeccac’ın talebesi olan Farisi, İbn Cinni’nin de hocası idi. Zemahşeri’nin de bir halkasını oluşturduğu ilim zinciri Ebu Ali Farisi’ye kadar uzanır. Bu yüzden Keşşaf’ın kaynağında bazıları Zeccac’ın tefsirini görürler.

Bu iki okulun biri dilin uydaşım eseri, diğeri sabit olduğunu savunuyordu. İki okulu birleştiren Ebu Ali Farisi, dili yepyeni bir kurallar dizgesi üzerine oturttu. Bu kuralların tümünün temelinde şu ilke yatıyordu: Nahv ile belagatin ayrılmazlığı.

İşte semasında tek yıldız diyebileceğimiz Delailu’l-İ’câz ve Esraru’l-Belağa gibi iki muhalled eserin yazarı Cürcani, bu ölümsüz eserleri bu çizginin bir mümessili olarak verdi. Bu eserlerde Cürcani’nin amacı “Nahivle belagati etle tırnak gibi kaynatmak” idi.

Dr. Abdülaziz Atîk, Tarihi’l-Belâğati’l-Arabiyye adlı eserinde şöyle diyor: “Zemahşeri Keşşaf’ını Abdülkahir Cürcani’nin belağata ilişkin görüşleri çerçevesinde oluşturdu”. Keşşaf’ın kendinden sonraki hemen tüm tefsirleri ve özellikle de Beydavi ve Ebussuud tefsirini etkilediğini hatırlamanın tam sırası.

Cürcani, belagatte tutturduğu başarıya, kanaatimce, nahvin sadeliği ilkesinden yola çıkarak ulaşmıştı. Ona göre Arap dilinde kelam sadece şu üç şey üzerine kurulur: Failiyye-mef’uliyye-idafiyye. Dolayısıyla: fail merfu, mef’ul mansub, muzafun ilayh mecrurdur. Gerisi bu üçüne hamledilir, asıl değildir. Merfuda da aslolan isim cümlesidir, gerisi ferdir.” (el-Cumel).

Nahiv-belagat birliği süreci Sekkaki ile zirvesine çıkmıştı ki, birden bir kopuş oldu. Nahivle belagatin birbirinden kopuş tarihinde dikkatimizi ilk çeken isim et-Telhis ve onun şerhi mesabesindeki el-Îdâh adlı eseri Osmanlı Medreseleri’nin olmazsa olmazı olan Hatib Kazvini (ö. 739/1338). Meani ilmi için alternatif bir tanım getiren Kazvini, belagatı “kodifiye” ederek bir kurallar manzumesine dönüştürdü. Sonuçta etle tırnağın, teori ile pratiğin arası ayrıldı.

Daha sonra bu kopuş gittikçe derinleşti. Bunun doğal sonucu, pratikten kopuk ve teoriye odaklanmış bir dil bilgisi öğretimi oldu. Bunun en tehlikeli sonucu dilin canlı bir organizma olduğunu unutup sanki ölüymüş/nesneymiş muamelesi yapmak oldu.

Medreseler, talebenin Arapça’yı “edinmesini” temin etmek yerine “öğrenmesini” öncelediler. Lafız o kadar büyüdü ki, mana lafzın büyüyen cüssesi altında soluk alamaz oldu. İyi derecede Arapça bilen bir Arab’ın dahi ömür boyu kullanmadığı “ik’ansese, ikşa’arra, iclevveze” gibi fiil kalıpları talebeye çektirildi.

Sonuçta şu oldu:

1. Lafız ve mana etle tırnaktı, etle tırnak birbirinden ayrıldı. Maksat ise “gramer” değil “anlamak” idi. İkili birbirinden ayrılınca, elde manasız bir gramer yığını kaldı. Yıllarını veren talib-i ilim, “alet ilmi” olan dili elde edip bir türlü “maksat ilme” gelemedi. Dilin gramerini bir Arap’tan çok daha iyi biliyor, ama kurallarını bildiği dili bir türlü öğrenemiyordu. Bu, insanı tarif etmek için önce etini ve kemiğini ayırıp, tarife ondan sonra başlamaya benziyordu.

2. Bu eksen kayması sürecinde gramer kuralları bir kartopu gibi büyüdü, mana kar tanesi gibi küçüldü. Denge mana aleyhine bozuldu. İlim öğrenme maksadı dil öğrenmeye, dil öğrenme de gramer öğrenmeye indirgendi. Oysaki ilim bile kendi başına bir maksat değil, haşyete ulaşmanın bir aracıydı.

3. Dil öğreniminin en iyi metodu bir çocuğun ana dilini edinişine en yakın yöntemle bir dili “edinmek” idi. Fakat dil gramer kuralları yığını olarak kodlanınca, bu kodları öğrenip çözmek bir ömre mal olacak bir uğraş haline geldi.

Klasik sarf-nahiv yöntemiyle dil öğrenecek sabra sahip olmayan zamane talipleri, bir başka yanlışa yöneldi: Batılıların dil öğrenim yöntemine…

O yöntemin taklidiyle yazılan dil öğrenim setleri bıtırak gibi piyasayı kapladı. Kendi kadim yöntemimizi ıslah etmeyi düşünen ya olmadı, ya da oldu benim haberim olmadı. Bunlara bir de ticaret maksadıyla çıkarılan görsel setler eklenince, Arapça öğretmekle Mahmutpaşa’ya “turist rehberi” yetiştirmek aynı şey zannedildi.

Not: Soru sahibi ilim talibi, müteradifleri soruyor. Bizce mutlak müteradif diye bir şey yoktur. Kelime farklıysa, anlam da farklıdır. Bu konuda en güzel eserlerden biri Osmanlı ulemasından Ebu’l-Beka’nın yazdığı el-Külliyyat’tır.

 

Arif Çevikel

Yorum (yok) Yorum yaz!

Klasik Arapça öğrenim metodunun problemi ne? (1)

“Selamunaleykum. Birçok insan gibi çalışmalarınızdan istifade eden biri olarak teşekkürü ve hayır duayı bir borç bilirim. Ben uzun zamandır (15 seneden fazla) Arapçayla uğraşan biriyim. Şöyle desem, sözümü abartmış olmam galiba: Arapça için verdiğim emek ve zamanla bu zamanın iki üç fakültesini bitirirdim rahatlıkla. Hemen belirteyim ki bitireceğim hiçbir fakülteyi Arapçaya değişmem ama sormadan edemiyorum: Bu kadar uzun ve çetrefilli yollardan geçmeden öğrenilmez miydi? Elbette bu, cevabını bulmaya çalıştığım bir soru değil. Zira Arapça öğrenmek için uğraşırken diğer tarafta da Arapça öğrenimi neden ülkemizde bu kadar sıkıntılı sorusunun cevabını da öğrenmeye çalıştım. Örneğin medreselerde okutulan Emsile, Bina, Maksud, Avamil, İzhar gibi kitaplar hakkındaki her türlü değerlendirmeye kulak kabarttım ki bu konuda sizin düşüncenizi öğrenmek isterdim. (…)”


Şimdi ilim öğretme makamında olan bir ilim yolcusunun sorusunu, nicedir verdiğim bir sözü yerine getirmek için vesile addettim. O söz, Osmanlı medreselerinde yüzyıllardır uygulanan Klasik Arapça öğrenim metodunun arîz ve amîk bir eleştirisiydi. Şimdi bu suali vesile bilerek Hilal TV’de verdiğim o sözü yerine getirmeye çalışayım. Hemen ifade edeyim ki, ilim talibinin sorusu çok uzundu. Ben yerden tasarruf etmek için sadece baş kısmını aldım.


Soru şu: Klasik Arapça öğrenim metodunun problemi ne?


Bu çok baba bir soru. Bu soruya öyle birkaç cümleyle cevap vermeye kalkmak, topu taca atmaktır. Meselenin tarihi seyrini, illet ve esbabını bilmeden sonucu öğrenmeye kalkmak, yaramaz sokak çocuklarının dalları sokağa sarkan meyve ağaçlarından zıplayarak meyve aşırmalarına benzer bir hafifliktir. Dibini görmeyenin ürününü dermeye kalkması emeğe saygısızlıktır.


Önce sevgili ilim talibinin tesbitini doğru bulduğumuzu ifade edelim. Evet, “Sarf-Nahiv” ilmine dair Emsile, Bina, Maksut, Avamil, İzzi, Merah vb. diye devam edip giden klasik Arapça eğitim metodu sorunludur. Sorun sadece usul ile sınırlı değildir. Esas’ta da problem vardır. Zaten yöntem ve muhtevadaki sorun da esastaki bu sorundan kaynaklanmaktadır. Bu sorun sadece yukarıda sayılanları kapsamaz, Katru’n-Neda, en-Nahvu’l-Vâdıh ve hatta İbn ‘Akîl gibi bu baba dahil edilebilecek klasik metotla üretilmiş Arap dili öğrenimine dair eserleri de kapsar.
Bunu hem klasik medrese usulünde hem de modern usulde Arapça tahsil etmiş biri olarak söyleyebilirim sanıyorum.


Şimdi, isbat etmek şartıyla, şu tesbiti yapabiliriz: Klasik Arapça öğrenim metodunun en temel problemi, “eksen kayması”dır. Tıpkı, bir insanı ayakta tutan omurgadaki disk kaymasına benzer. Eğer disk kayarsa, bir daha belinizi zor doğrultursunuz. Arapça’nın omurgasında yaşanan disk kayması da, Arapça’nın belini iki büklüm etti. Durum gitgide kötüleşti ve en sonunda 5 yıl, 7 yıl, 9 yıl ve hatta daha fazla klasik Arapça dil talimi verip de yine de Arapça’ya vakıf kılamayan bir garip “model” çıktı.


Bu “eksen kayması” nerede yaşandı peki?


Arapça’da eksen kayması, bir dilin olmazsa olmaz üç unsurunda yaşandı: “lafız-mana-maksat”. Önce lafız-mana çiftinde ortaya çıktı bu “eksen kayması”. Zira bu ikilide eksen “mana” olmalıydı, ama Arapça dil öğreniminin tarihi sürecinde yaşanan kırılma sonucunda eksen “lafız” oldu. Yani, belagat ile nahiv ilminin arasındaki köprü atıldı.


Kur’an, kendi ifadesiyle “mubin bir Arapça” ile gelmiştir. Hatta, mubîn kelimesinin “Arapça” ile kullanılmadığı yerlerde dahi zımnen onun “mübin bir Arapça ile geldiğine” dair bir atıf var gibidir. Mesela “Kitabun Mubîn”, “Kitabun Arabiyyun Mubîn” şeklinde anlaşılabilir.


Mubîn, “ebâne” fiilinden türetilmiştir. Hem geçişli hem geçişsiz manayı içinde barındırır. Yani hem “özünde açık” (lazım), hem de “hakikati açıklayıcı” (müteaddi) anlamına.


Kur’an’ın “özünde açık ve hakikati açıklayıcı” olması, Arapça’dan mı kaynaklanıyor, vahiyden mi? Bu suale behemehal ikincisini gösterirdim ama önümde “bi-lisanin Arabiyyin mubîn” (apaçık ve açıklayıcı Arapça bir lisanla) ibaresi olmasaydı. Demek ki, mubin olmanın Arapça’dan kaynaklanan bir boyutu var.


“Fasih Arapça” (el-Arabiyyetu’l-Fusha), Mübin Arapça’nın karşılığıdır. “Anlamın ortaya çıkması” manasına gelen fesahat lafızda değil manadadır. Lafız mananın kabı ve hizmetçisidir. Mana da maksadın hizmetçisidir. Bu yüzden, Arap diline dair ilk metinler bu üçlüyü göstererek kaleme alındı. Mesela Arap gramerinin kurucu dil dâhisi Sîbeveyh’in el-Kitab’ı değil sadece sarf-nahiv kitabı değildi. Belagat ve fesahat kitabıydı da.


Yukarıda dile getirdiğimiz boyut, Allahu alem, Arapça’nın dünyada hemen hiçbir dile nasip olmayan “bakirliği”dir. Binyıllardır çölün içindeki vahalarda kapalı havza toplumu olarak yaşayan bir kavmin dili olan Arapça, adeta bir konserve gibi “dondurulmuş” ve korunmuştur.


Tam bu noktada Oryantalistlerin faraziyelerine dayanan önyargılı “Sami dil ailesi” tezlerine kuşkuyla yaklaşmak gerektiğini düşünüyorum. Onlar içinden önyargılı garezkarlar, utanmasalar Arapça’nın İbranice’nin bozulmuşu olduğunu söyleyecekler. Sürgünler, soykırımlar, düşmanını taklitler arasında birkaç kere tüm kültürüyle birlikte yok olma tehlikesi atlatan ve icad edilmiş bir kimlik olarak Babil sürgünü sonrası ortaya çıkan Yahudi kimliği ve bu sümmetedarik kimliğin dili mi Arapça’nın anası olacak? Hele ki tarih var.


Peki, sarf ve nahiv, ikiz kardeşleri olan fesahat ve belagatten nasıl ayrıldı? 

Arif Çevikel

Yorum (2) Yorum yaz!

Ş İ İ R T A H L İ L L E R İ (I)

Yar. Doç. Dr. Mehmet YOLCU(*)


Şiirler üzerinde çalışmak bana her zaman cazip gelmiştir. Bu caziplik elbet gerçekten şair olduğum veya gerçek bir şiir okuru olduğumdan beslenmiyor. Ama ben, yine de şiir, insanın en yalın halini tasvir edebilir gibi geliyor bana, diyebilirim. İnsanın en namuslu, en yürekli, en insaflı olduğu anlarını adeta yalnızca şiir betimleyebilir. Şiir bence sadece güzel şeylere, iyilik, adalet, insaf sınırları içinde dolaşmalıdır. Evrensel değerlere, doğal güzelliklere, yüreklerin sevincine, huzuruna, mutluluğuna tanıklık etmelidir. Yanı sıra, insanlığın sorunlarını, büyük dertlerini betimlemeyi, musibet, afet ve belalardan duyduğu acı, keder, hüzün ve sefaleti iliklerimize kadar işleyecek duygu ve içtenlikle dile getirmeyi amaç edinmeli ve böylece kalbimize inebilmelidir. Pasifleşen kuvvetlerimizi dinamikleştirmek, kuruyan damarlarımızı açmak ve gönüllerimiz arasında akışkanlığı sağlayacak kanallar açmak/inşa etmek onun en başta gelen görevleri arasında görülmelidir.


Ne ki, şairler sınır tanımazlar. Her vadide at koşturmak,[1] söz her türüne merak sarmak, bilip bilmedikleri konulara fütursuzca dalmak, överken de yererken de herhangi bir sınır tanımamak onların vazgeçilemez nitelikleridir. Onun için şeytanlar, azgınlar, sapıklar, kendilerinde olmayan vasıflarla nitelenmekten hoşlananlar onların peşinde giderler. Onların sözlerini, şiirlerini, anekdotlarını anlatmaktan/dinlemekten hoşlanırlar. Şairlere gelince onlara yoldan çıkmış olanlar tabi olurlar.[2] Kutlu Mesajın onların geneline yönelik tanımlamanın üçüncüsü ise, Onlar, söylemekte bir sakınca görmezler; yapmadıklarını,[3] şeklinde verilmektedir.
Bunca olumsuz tanımların ilahi adalette elbet bir müstesnası olacaktır. Bu müstesna söz konusu vasıf ve yargıların bundan sonra zikredileceklere bir zararlarının olmayacağını dile getirecektir: Ancak iman edenler, Salih amel işleyenler, Yüce Allah’ı her fırsatta anmaya özen gösterenler ve herhangi bir açıdan zulme uğradıktan sonra karşılık vermeye çalışanlar böyle değildir.[4] Onlar böyle değildir; haksız yere kimseyi yermezler; hiçbir özellik ve faziletleri yokken kimseyi hak etmedikleri halde övmezler de. Yapmadıklarını söylemek onların en çok uzak kaçtığı davranışlardandır. Her alanda söz söylemek, herkese laf yetiştirmeye kalkmak ister istemez kişiyi çığırından çıkaracaktır.
Şairleri de şiirlerini, belki bu yüzden zincire vurmak mümkün değildir. Sevgi, ülfet, ünsiyet ve insanlık da vardır şiirde; öfke de var. Bir yanı cennetse şiirin, bir yanı da cehennemdir mutlaka. Şairin yüreğinde cennetin meltemlerini duymak da vardır; cehennemin magmasından yükselen alevlerin kavurucu sıcaklığı da. Kılıç gibi, mermi gibi işlev gören şiirler de; bir hançer gibi insanın yüreğine saplanan şiirler de vardır. Acıyı, mağduriyeti, mazlum ve mağdurların ahvalini kim şiir gibi dinamik şekilde gözlerimizin önüne getirebilir? Şiirin neşteri olmasa, içimize saplanan hançerlerin gönlümüzde kopardığı fırtınaları kim dindirebilir? Sevinç bir başka anlamlıdır şiirde; hüzün de onun kadar derindir. Şiirde kelime artık kuru bir mana yığını değildir; söz onda ölük bir kelime yumağından ibaret sayılamaz. Kelime bir mermidir şiirde; düşmanın kalbini delen, beynini parçalayan. Söz bir fişektir şiire girdiğinde; kimi zaman dostun gönlünü fetheden bir gül demeti, kiminde düşmanı çatlatan karşı konulamaz kurşundur.
Ben bu alanda bir süre şairlerle düşüp kalktığımdan, birçok şair ve edebiyat ustasıyla diyalog içinde bulunduğumdan, bunların dikkat değer bulduklarımı nazara vermeye çalışacağım. Onlarla muhayyel sohbetlerimde derin anlamlı, çok büyük değer ifade ettiklerini düşündüğümden seçtiğim kimi sözlerini sizlerle paylaşacağım. Amacım güzel sözü, güzel ifade edilmiş gerçeği olduğu kadar, kötüyü, acı ve hüzünlerin güzel dile getirilmiş olanlarını yeniden hayatımıza, kültürümüze katmak ve onları daha bir canlı biçimde aramızda yaşatmaya hizmet etmektir. Bu kalbi delinen dünyanın kan kaybetmekte olan insanlarına bir geçici sığınak
Dünyanın her tür ahvalini gördükten sonra Müslümanlıkta karar kılan ve orada huzura kavuşan hem cahiliye hem İslam şairi sayılan duyarlı bir yürek sahibi sahâbî Lebîd b. Rabîa ile başlamak istiyorum. Bu vesile ile onu rahmetle anıyorum:


Elâ Küllü Şey’in mâ Halâ’l-Lâhe Bâtilu;
Ve Küllü Neîmin lâ Mehâlete Zâilu.[5]

Kelime Tahlilleri
Elâ: Söze girmek için kullanılan istiftah harflerindendir.[6] Zemahşerî onu mürekkep saysa da, doğrusu mürekkep olmadığıdır. Yani farklı iki işlev gören iki harfin bir araya gelmesiyle oluşmuş bir edat değil, kuruluşu bu şekildedir. Kulak ardı etmeyin, gaflette kalmayın, boş işlerle uğraşıp önemli görevleri ihmal etmeyin, dikkat edin! gibi anlamlara işaret eden bir edattır.
Küllü: Bölüm, parça vb şeylerin tamamı gösteren hem müzekker hem de müennes için kullanılan bir kavram olup Ba’du gibi marife kabul edildiğinden Arap edebiyatında lâm-ı tarif ile kullanıldığına rastlanmamıştır. Küllü raculin ve külletü imraatin şeklinde kullanılması da, küllühünne muntalikun veya muntalikatun biçiminde ifade edilmesi de doğrudur. Huve’l-âlimu küllü’l-âlimi gibi deyimlerde ise, kişinin aldığı sıfatın hakkını verdiğini, onun zirvesinde olduğunu, varılabilecek en üst, en büyük hedefe vardığını göstermektedir. Kimi zaman mecaz olarak Ba’du anlamında da kullanılır.[7] İhata için kullanılan bir isim olup daima kendisinden sonrakine muzaf olur. El-Küllü veya kâme’l-küllü ifadeleri ise yanlıştır.[8] Türkçe’de bütün, tüm, her gibi kelimelerin işaret ettikleri anlama gelen bu kelime nekre bir isme muzaf olduğunda o kelimenin gösterdiği tüm fertleri kapsar. Küllü insanin: Her insan, bütün/tüm insanlar; küllü nebâtin: Bütün/tüm bitkiler, her bitki gibi.
Küllü kelimesi marife bir isme muzaf olduğunda ise, o şeyin bütün alt birimlerini, tüm parçalarını gösterir. Küllü Rummânin me’kûlün lâ Küllü’r-Rummân: Bütün narlar yenir; narın bütünü değil! Birinci cümlede küllü nekre bir isim olan rummân kelimesinin başında bulunduğundan onun tüm fertlerini, yani, ne kadar nar varsa hepsini kuşatan bir anlama işaret ederken, ikincisinde aynı kelimenin marife şeklinin başında bulunduğundan bu sefer onun tüm parçalarına (narın tane, kabuk, zarları gibi) işaret ederken, tüm narları göstermemektedir.[9]
: Arapça beşi isim, beşi harf olmak üzere on vardır.[10] Buradaki zâide’dir.[11] Yani olmadığında sözün anlamında bir kusûr olmaz. Ama gelişi daha güzeldir ve sözün akışına, güzel, akıcı olarak, rahatlıkla söylenmesine katkıda bulunmaktadır.
Halâ: Hem fiil hem harf olarak kullanılan bu kelime, Adâ kelimesi gibidir. *****hura göre, önünde edatı bulunduğu zaman kendinden sonra gelen ismi cer etmez.[12] Eğer önünde varsa o zaman hafr-i cer kabul edilir ve kendisinden sonra gelen ismi cer eder. İstisna harfi olarak da kullanılır.[13] Üçüncü ihtimal ise, kendisinden sonraki ismi nasb etmesidir. Bu durumda halâ, fâili zorunlu olarak gizli kalmış bir fiil sayılır ve Müstesnâ olan kelime onun mef’ûlü kabul edildiğinden mansûp okunur. 
Allâh: Allah kavramının aslı ilâhtır, baştaki hemze kaldırılmış, başına elif-lâm getirilmiş ve Yüce Yaratıcı’nın adına tahsis edilmiştir. İsmin Yüce Allah’a mahsus oluşundan dolayı Yüce Allah buyurur: Onun (zatında sıfatında) bir adaşını biliyor musun?[14]. İlâh lafzı, her tür mabut için kullanılan bir isimdir. Lât da böyledir. Araplar, Güneşi de ilahe/tanrıça diye adlandırmışlardır; çünkü: Onu da kendileri için mabut saymışlardır. Elehe fulânun ye’luhu el-âlihete deyimi kişinin tanrılara kulluk ettiğini ifade eder. Tellehe/ilâh edindi de bu manaya gelir, denmiştir. Buna göre ilâh, mabudun kendisi olmaktadır.
Allah lafzının şaşkınlık anlamına gelen eliheden geldiği de söylenmiştir. Buna göre insan Allah’ın sıfatlarını düşündüğünde onda şaşırıp kalmaktadır. Onun için hadiste şöyle denmiştir: Allah’ın nimetlerini düşününüz fakat Allah’ın kendisini düşünmeyiniz.[15]
Allah lafzının aslı vilâhtır. Baştaki v harfi hemzeye dönüşmüştür. Allah’ın bu şekilde adlandırılması her varlığın ona doğru yönelmiş olmasındandır. Bu cansız varlıklar ve hayvanlar da olduğu gibi ya sadece teshir ile olmaktadır yada bazı insanlarda olduğu gibi, hem teshir hem de irade ile beraber olmaktadır. Bu açıdan bazı bilgeler şöyle derler: Allah bütün varlıkların sevgilisidir. Bu sözün doğruluğuna yüce Allah’ın şu sözü de işaret etmektedir: Her şey Onu hamd ile tesbih etmektedir, fakat siz onların tesbihlerini anlamazsınız.[16]
Bir başka görüşü göre, Allah ismi lâhe yelûhu leyâhen kökünden gelmektedir ki, anlamı perde arkasında kalmak veya gizlenmektir. Bu görüşü savunanlara göre bu, yüce Allah’ın şu sözüne dayanmaktadır: Gözler onu algılayamaz fakat o gözleri algılar.[17] O zâhirdir ve bâtındır[18] ayetinde işaret edilen bâtın da bu anlama işaret eder.
İlâh kelimesinin hakkı çoğul yapılmamasıdır, çünkü: Ondan başka mabut yoktur; fakat, Araplar kendi eski inanç sistemlerinde pek çok mabuda yer verdiklerinden bu ismi de çoğul yapmışlar ve âliheh/ilahlar demişlerdir. Yüce Allah buyurur: Onların bizden başka kendilerini koruyan ilâhları mı var.[19] Seni de ilâhlarını da terk ediyor.[20] Bir kıraate bu ayetteki âliheteke kelimesi ilâheteke şeklinde okunmuştur ki bu durumda ibâdeteke/sana kulluk etmeyi bırakıyor anlamına gelir. Vellâhi ente ifadesi li-llâhi/Allah için, manasına gelir. İki lâmından biri kaldırılmıştır.[21]
Âlemlerin yaratıcısı, her şeyin dayanağı ve sığına Yüce İlâh. Kavramın kökü hakkında kimi yorumlar yapılsa da, çok sağlıklı bir tespite ulaşılamamaktadır. Doğrusu özel isim olduğu ve sadece kâinatı yaratan ve düzene koyan varlığı gösterdiğidir. Gott, Die, Tanrı, Hudâ kelimeleri ile eşdeğer tutulsa da, mutlak anlamda onun yerini tutacak kelime tespit edilememiştir. Ancak mecâzi anlamda Onun yerine bu tür kelimeler kullanılmaktadır.
Bâtıl: Bu kavram, burada zâil ve fâit anlamındadır ki, çok az bir süre kalabilen, varlığı ve ayakta kalışı sınırlandırılmış olan geçici veya eriyip giden, fani manasına gelir. Yaptıklarının herhangi bir hakikati bulunmayan şeytana da batıl adı verilmiştir. Bunun yanında, hiçbir gerçek dayanağı veya herhangi bir doğru aslı bulunmayan her şey için de batıl kavramı kullanılır.[22] Yani Allah’ın dışında kalan her şey, yok olabilir, yokluğa, yıkıma uğrayabilir. Şairin kullandığı bâtıl kavramı, batale’ş-Şey’u batalen, butulen, butûlen ve butlânen deyiminden alınmıştır. Bu da bir şeyin zayi olup gitmesi anlamına gelir.

Birinci Mısraın Anlamı
Bu cümle, es-Seyrâfî’nin kesin biçimde savunduğu gibi, bir hâl cümlesi olabilir. O zaman şu anlamı ifade eder: Dikkat edin! Varlığı, Allah’tan boş/Allahsız olan her şey batıldır. Varlığını, durumunu, halini Allah’a dayandırmayan her şey, boştur, anlamsızdır, fanidir. Hiçbir şeye dayanamaz. Varlığını sürdüremez. Eriyip kaybolur olur, mahvolur geçip gider.
Cümle zarf olduğundan mansûp kabul edildiğinde ise, şu anlama gelir: Dikkat edin! Her şey, Allah’tan boş olduğu zaman batıl olur. Her şey varlığı, anlamı ve değerini Allah’la birlikte olmaya borçludur. Ona dayanmadığında, ondan boş bulunduğunda, ondan koptuğunda, ondan kopup gittiğinde batıl olur: Yok olmaya, zayi olup gitmeye mahkûm olur.

İkinci Mısraın Kelime Tahlilleri
Neîm: ni’met ve nu’mâ gibidir; insanın faydasını gördüğü, güzel, hoş, yararlı, sevindirici her çeşit yiyecek, giyecek, barınma ve süste kullanılabilecek her şey için kullanılır.[23] Her çeşit bolluk, refah, rahatlık ve iyi hayat şartları anlamına da gelir. Özellikle Yüce Allah’ın insan verdiği mutluluk/saadet, huzur ve maddî-manevî iyilik, ihsan, lütuf, mal, mülk, makam türünden şeylerin tamamı için kullanılır.[24]
Mehâlete: ayrı mehalete ayrıdır. Lâ en-Nâfiyetu li’l-Cins diye tanımlanan bu , isim cümlesinin başına gelir ve birinci öğesi olan mubtedayı kendi ismi haline getirip fetha üzere mebnî kılar; ikinci öğesini oluşturan haberi de kendi haberi olarak merfu yapar. Mehalenin kökünü Feyrûzâbâdî, havele maddesine dayandırmıştır. verdiği anlamları: kuvvet, tasarruf gücü, maharet, güzelce bakmaktır.[25] İbnu Faris ise, iki anlam için kullanıldığını bildirir: Birisi, hayırsızlık, diğeri, gayret ve çalışmadır. Onun için yokluk, kıtlık, verimsizlik, hile, desise, çare anlamına da alınan mahl kelimesinden türetildiği söylenmiştir.[26] Şiirdeki anlamı: Gereklidir, lazımdır, önüne geçilemez, imkânı yok, kaçınılmaz olarak, çaresiz anlamlarına gelir.
Zâilu: Her canlı, her hareket eden için zâile adı verilmiştir. Zevâil ise, özellikle av, kadınlar ve yıldızlar için söylenmiştir. Zevâl, yürürken çok hareket edip az mesafe alan adama denir.[27] Yerinde durmayan, sürekli hareket eden, çekip giden her şey için zâil kavramı kullanılır. Onun için bir şekilde sona eren, giderek yok olan, bitip tükenen, batıp giden şeyler için zevâl sıfatı verilmiştir.[28]

İkinci Mısraın Anlamı
Her nimet de çaresiz tükenmek zorundadır. Hiçbir nimet sonsuz değildir. Sonsuza kadar devam edecek nimet yoktur. Ne kadar büyük, ne derece mükemmel olursa olsun her nimet, fenâlık ve sınırlılık hadleri içindedir. İnsana sonuna kadar eşlik edecek nimet yoktur. Bir gün ya nimet insanı terk edip gidecek, ya harcanıp tükenecek ya da insan onu terk edip varacağı mekana doğru yola koyulacaktır.    
Şiirin bu mısraı, ilk inşad edildiğinde bile itiraza maruz kalmıştır. Söylenceye göre, Lebîd, bu şiirini Kureyş’in Meclisinde okuduğunda orada bulunan Osman b. Maz’ûn ona tepki göstermiş ve onu yalan-yanlış tasvir etmekle itham etmiştir. Zira Cennet de bir nimettir ve hiç de zâil/fânî, geçici, bitip tükenecek bir şey değildir. Bu itirazın temeli, açıkça görüldüğü gibi, şâirin sözünü umûmî manada almaya dayanıyor. Kimilerine göre, bu beyte karşı yapılan bu tür itirazlar yersizdir. Çünkü, sözün bağlamı bu değildir. Söz, dünya nimetleri, onların kısa sürece geçip gitmeleri ve bu nedenle dünyalıklara gönül bağlamanın doğru olmayacağı merkezinde yoğunlaşmaktadır. Şâir, muhataplarının dünyasından söz etmekte ve onların zihinlerinde, gönüllerinde büyük yer tutan, sürekli kafalarını meşgul eden, sabahtan akşama kadar peşinde koştukları nimetlerin zevâlinden bahsetmektedir. Bu nedenle Allah’ın dışında kalan Ruhlar, Cennet, Cehennem gibi kavramlar ve konular, ancak şâirin kastinin ucunu uzatmakla sözünün kapsamında görülebilir. Şâir, bu sözü söylerken henüz Müslüman değildi, Cennetin varlığına inanmıyor veya devamlı olduğunu düşünmüyordu, yanı sıra, her nimetin zevâlini düşünmenin mümkün olduğu gibi değişik açılardan Şâiri savunanlar da vardır. 
Bu beytin Hadîste geçen kısmı sadece ilk mısraıdır. “Şairlerin söyledikleri en doğru söz[29] Lebîd’in Dikkat edin, Allah’ın dışında kalan her şey batıldır sözüdür. İbn Ebî’s-Salt ise, Müslüman ola-yazmıştır.”[30] Alimlerin yalnızca bu beyti vermeleri açıkça göstermektedir ki, en doğru söz tanımlaması beytin sadece bu kısmı için geçerlidir. Beytin diğer kısmı için böyle bir tanımlama söz konusu değildir.[31]

Dilbilimsel Notlar
Bu söz, bütünün bir kısmı ile adlandırılmasına örnek olarak verilmektedir. Şiirin bir beytine kâfiye adı verilmesi de, Kasîdeye kâfiye adının verilmesi de bundandır. Ancak parçanın adını bütüne vermek, Nahivcilerin kullandıkları dilde, terk edilmiş bir mecazdır. Onlar, kelimeyi asla kelâm anlamında kullanmazlar. Bu nedenle İbn Mâlik, Elfiye’sinde bunu kullandığından tenkit edilmiş ve: bu, Elfiye’nin hiçbir ilacı olmayan hastalıklarından biridir denmiştir. Bunun istiâre olarak ele alınması da mümkündür. Çünkü sözü oluşturan öğeler cümlede birbirine bağlanıp bir bütün oluşturduklarından adeta bir kelime gibi olurlar. O zaman söz de kelimeye benzemiş olur.
Lebîd’in bu beyti, Tavîl vezniyle yazdığı bir Lâmiye Kasîdesi’nde yer almaktadır. İlk beyti şöyle başlamaktadır:

Elâ Tes’elâni’l-Mer’e mâ zâ Yuhâvilu;
E-Nahbun fe-Yukdâ em Dalâlun ve Bâtilu.[32]

Kelime Tahlilleri
Yuhâvilu: Hâveltu’ş-Şey’e deyiminden alınmış olan bu fiil, bir şeyi arzu ediyor, istiyor anlamında kullanılmıştır.
Nahb: Belirlenmiş zaman, tayin edilmiş müddet anlamına gelir. Bir kişi öldüğünde Kadâ fulânun Nahbehu denir. Bu eceli geldi, zamanı bitti, kendisi için tayin edilen ömür sona erdi anlamına geldiği gibi, sözünü tutmak, vadini yerine getirmek manasına da gelir. Bağırıp çağırarak, feryat ederek ağlamak manası da vardır.
Dalâl: Yanılgı, sapkınlık; yoldan, haktan ayrılma, şaşkınlık.
Kasîde’nin İlk Beytinin Anlamı
Sorsanıza şu adama ki, nedir arzu ettiği;
Bitecek bir ecel mi yoksa bir sapıklık ve batıl mıdır?

Şair Hakkında
Yaman bir süvari, cömert bir insan olan Ebû Akîl Lebîd b. Rabîa el-Âmirî’dir. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemekle beraber yaklaşık olarak miladi 540-545 yıllarında doğduğu belirtilmektedir. Annesi Benî Abs’ten Tâmir binti Zunbâ olup Lebîd onun ikinci kocasından olan oğludur. Bağlı bulunduğu boy, büyükten küçüğe doğru dizildiğinde Benî Ca’fer > Benî Kilâb > Benî Kays/Hevâzin > Benî Âmir şeklinde bir bağlılık zinciri ortaya çıkar. Babası daha küçük yaştayken Zû Alak Günü’nde öldürülmüştür. Bundan sonra amcalarını kendisine bakmıştır. Bu amcalarının en meşhûru Ebû Berâ’ Âmir b. Mâlik’tir. İlk zamanlarda iyi bir geçimi olsa da, sonraları kabilenin iki boyu arasında çıkan anlaşmazlık yüzünden yurdundan sürülmüş ve bir hayli sıkıntı çekmiştir. Genç yaşta kabilesinin el-Hîre hükümdarı Ebû Kâbûs Nu’mân’a (m.580-602) gönderdiği heyette yer almış ve burada hükümdarın dostu olup kendisinin dayıları olan kabile mensup Abû Rabî’ b. Ziyad el-Absî tarafından yürütülen karalama girişimini engellemiş ve hükümdarın huzurunda Abû Rabî’i o kadar yerden yere vurmuştur ki, hükümdarın kanaat ve eğilimini kendi kabilesi lehine değiştirmiştir.[33]
Hicri 8. (m.629) yılda Benî Âmir heyeti Medîne gelmiş ve bu heyette Âmir b. Tufeyl ve Lebîd’in kardeşi Arbed de yer almıştır. Fakat bunların hiçbiri Müslüman olmamıştır. Çok geçmeden bu her iki önemli kişi de birkaç gün sonra esrarengiz bir şekilde öl(dürül)müşlerdir. Ertesi yıl yine Benî Âmir elçileri geldiğinde bu sefer içlerinde Lebîd de yer almış ve hepsi beraber Müslüman olmuşlardır. Bundan sonra Lebîd, Bâdiye hayatını terk ederek hicret etmiş ve Medîne’ye yerleşmiştir. Fakat Lebîd’in Müslümanlığı baştan itibaren yeterli ilgiyi görmemiştir. İslam tarihçileri de onu müellefe-i kulûb’tan saymışlardır. Hz. Ömer döneminde hicri 14. (m.635) yılda Basra ve Kûfe kurulduğunda Lebîd, Kûfe’ye geçmiş ve adını onun Dîvânına yazdırmıştır. Yıllık maaşı 2000 dirhem kadardır. Hz. Osman’ın halifeliğinin sonlarına doğru hicri 35, 38 (m.665-669) yıllarında Kûfe’de vefat etti.[34] Bir başka rivâyete göre, Hz. Osman’ın halifeliği döneminde son derece yaşlı [140 yaşında] olduğu bir sırada [bir rivayete göre Muaviye döneminde 157 yaşında] vefat etmiştir.[35] İbn Sa’d, ölüm tarihini hicri 40 (m.660-661), İbn Hacer 41, diğer bazıları 42 yılını vermektedir.
Lebîd, Câhiliyenin ileri gelen saygın şairlerinden biri sayılmıştır. Tüm râvîlerin ittifakıyla Muallaka yazanlardan biridir. Çünkü bu konuda eser yazanlar Muallakâti’s-Seb’in yazarları arasında onu da saymışlardır.[36]
Lebîd, Câhiliyye döneminde toplumuna çok hizmet etmiş şairlerin başında gelir. Onları takdir eder, savunur, kara günde onların yanında yer alır, dert, acı ve kederlerini dile getirir. Önemli gün ve olaylarına tarih düşer, kahramanlarına övgüler yağdırır, bütün bunları şiiriyle kayda geçirir, ölümsüzleştirirdi. Şiiri derinliklidir. İnce manalara işaret eder. Çoğun, hamâse, fahr, medîh, resâ’ ve vasf gibi konuları merkeze alır. Bedevî hususiyetlere sahip bir Muallaka’sı vardır.[37] Bu Muallaka’sı Nöldeke tarafından Bedevî şâirlerin inşa ettiği en güzel eserlerden sayılmıştır.[38] Şiirin türü ise, nadiren hicivleri de olsa, çoğun, Kasîd ve Recez’dir.[39] Onun şiiri, peygamberin gelişinden önce, şâirin mısralarında sık sık rastlanan dînî bir his ile, câhiliyye devrinin diğer şiirlerinden ayrılır. Meselâ, İbn Ebî Sülmâ, uzun ömrünün tecrübeleri neticesi olan amelî hikmetleri, şüphesiz dokunaklı bir dil ile, fakat yer yer bize anlatmasına karşılık, Lebîd, böyle hallerde dâimâ dînî bir edâ takınır. Onun Hıristiyanlığı kabul etmediği muhakkaktır. Onda, daha Peygamberden önce, Allah’a iman heyecanlı bir tarzda ifâde edilmiştir.[40]
Müslüman olduktan sonra şâirliğini bir kazanç yolu olarak kullanmamış olan Lebîd, şiiriyle övünmemiş ve Hassân b. Sâbit, Abdurrahmân b. Ravâha ve Ka’b b. Mâlik gibi şiirini İslâm’a davet yolunda vakfetme yoluna da girmemiştir. Bu dönemde şiirini Câhiliyye dönemindeki gibi canlı ve coşkun biçimde beslememiştir.[41] Rivayete göre, Hz. Ömer, halifeliği döneminde bir gün ondan Bana şiirinden biraz okur musun diye ricada bulunmuş o ise, buna şu karşılığı vermiştir:
Yüce Allah bana Bakara ve Âl-i İmrân’ı öğrettikten sonra artık şiir söyleyemem.
Hz. Ömer de onun bu hassas duyarlılığını takdir etmiş ve maaşını 500 dirhem arttırmıştır.[42]
Söylenceye göre, Müslüman olduktan sonra tek şiir söylememiş/okumamıştır.[43] Tarihçilerin kayıtlarına göre, doğru olan da budur.[44]
Bir rivayete göre ise, Lebîd, Müslüman olduktan sonra şu beyitten başkasını inşad etmemiştir:

Mâ Âtebe’l-Mer’u’l-Kerîmu ke-Nefsihi;
Ve’l-Mer’u Yuslihuhu’l-Karînu’s-Sâlihu.

Güzel ahlaklı adam, kimseyi suçlamaz kendisi kadar;
Kişiyi doğru yola getiren gerçekten iyi dost(u)dur.

Diğer bir rivâyete göre, Müslüman olduktan sonra söylediği tek beyit şudur:

El-Hamdu li’l-Lâhi iz lem Ye’tinî Ecelî;
Hattâ İkteseytu mine’l-İslâmi Sirbâlen.[45]

Allah’a hamd olsun ki, ecelimi getirmedi;
Ben İslam’dan bir gömlek giyene kadar.  

Kendisi Müslüman olduktan sonra uzun yıllar yaşamıştır. En meşhûr sözlerinden biri onun Kur’an karşısındaki duygulu halini ortaya koymaktadır:

Ebdeleni’l-Lâhu bi’ş-Şi’ri’l-Kur’âne:
Yüce Allah şiir(imi) Kur’ân’la değiştirdi


              KAYNAKÇA
(*) İnönü Üniversitesi Darende İlahiyat Fakültesi, Arap Dili ve Belağatı Anabilim Öğretim Üyesi. Ocak 2001.
Mecduddin Muhammed b. Ya’kûb el-Feyrûzâbâdî, el-Kâmûsu’l-Muhît, thk. Muhammed Naim el-Araksûsî, 4. Baskı, Muessesetu’r-Risâle, Beyrut 1415/1994.
Râgıb el-Isfahânî, Mufradâtu Elfâzi’l-Kur’ân, Dâru’l-Kalem, Beyrut 1412/1992.
Ebû’l-Huseyn Ahmed b. Fâris, Mu’cemu Mekâyîsi’l-Luğa, thk. Abdusselâm Muhammed Hârûn, Dâru’l-Cîyl, Beyrut 1411/1991.
Muhammed Ali et-Tehânevî, Mevsûatu Keşşâfi İsilâhâti’l-Funûn, Ar. Çev. Abdullah el-Hâlidî, Mektebetu Lubnan Nâşirûn, Beyrut 1996.
Cubrân Mes’ûd, er-Râid, Dâru’l-İlmi li’l-Melâyîn, Beyrut 1978.


[1] Bkz. 26/Şuarâ’ 225.
[2] 26/Şuarâ’ 224.
[3] 26/Şuarâ’ 226.
[4] 26/Şuarâ’ 227.
[5] Bahâu’d-Dîn Abdullah B. Akîl (V.769), Şerhu İbn Akîl Alâ Elfiyeti...  İbn Mâlik (V.672), Beyrut, Ts, I, 15.
[6] Râgıb, Mufredat, S. 84.
[7] Feyruzabadi, S. 1361.
[8] İbnu Faris, Mucem, V, 122.
[9] Bkz. Râgıb, Mufredat, S. 719.
[10] Geniş Bilgi İçin Bkz. Ragıb, Mufredat, S. 784-786.
[11] Bkz. Muhammed El-Antâkî, El-Minhâc Fî Kavâidi’l-İ’râb, Tebliğ Yay. İstanbul 1985, S. 244.
[12] El-Cüramî Bu Konuda *****hura Muhalefet Etmiştir.
[13] Feyruz, S. 1653.
[14] Meryem 65
[15] Ebû Nu’aym, el-Hilye’de İbn-i Abbâs’tan allah’ın yarattıklarını düşününüz ama allah’ın kendisini düşünmeyiniz şeklinde rivayet etmiştir. İbnu Ebî Şeybe de Kitâbu’l-Arş’ta (S. 59) İbn-i Abbâs’tan Rasul’un sözü olarak Her şeyi düşününüz ama allah’ı düşünmeyiniz ifadesiyle rivayet etmiştir. Bu anlama gelen birçok hadis vardır. Aclûnî der ki: Bu rivayetin senetleri zayıftır yalnız pek çok yoldan rivayet edildiğinden bunların toplamı onu kuvvetli kılmaktadır; manası da doğrudur. Bkz. Keşfu’l-Hafâ’, I, 311; En-Nihâye Fî Garîbi’l-Hadîs, I, 63.
[16] 17/İsra 44.
[17] 6/En’am 103
[18] 57/Hadid 3.
[19] 21/Enbiya 43
[20] 7/A’râf 127.
[21] Ragıb, Mufredat, S. 82-83.
[22] İbnu Fâris, Mucem, I, 258.
[23] Feyruz, Kamus, 1500.
[24] İbnu Faris, Mucem, V, 446.
[25] Feyruz, Kamus, s. 1278.
[26] İbnu Fâris, Mucem, V, 302.
[27] Feyruz, Kamus, s. 1306-1307.
[28] İbnu Fâris, Mucem, III, 38.
[29] Orijinal metinde geçen ifade kelimedir fakat söz anlamında kullanıldığından direk söz olarak çevrilmiştir.  
[30] Buhârî Ve Müslim.
[31] Muhammed B. Ali Es-Sabbân, Hâşiyetu’s-Sabbân Alâ Şerhi’l-Uşmûnî, Kahire, Ts, I, 28.
[32] Sabbân, Age. I, 29.
[33] Ömer Ferrûh, Târîhu’l-Edebi’l-Arabî, 7. B., Dâru’l-İlm Li’l-Melâyîn, Beyrût 1997, I, 231; C. Brockelmann, İA, VII, 28. “Lebîd” Maddesi.
[34] Ferrûh, Age. 232.
[35] Es-Sicistânî, Kitâbu’l-Muammerîn, 61. Fasıl.
[36] Bkz. Ebu Bekir Muhammed B. El-Kâsım El-Enbârî (V.328), Şerhu’l-Kasâidi’s-Seb’i’t-Tivâli’l-Câhiliyyât, Dâru’l-Meârif, Kâhire, 1963, s. 517-597; Ayrıca Bkz. Abû Abdullah El-Hüseyin B. Ahmed Ez-Zevzenî (V.486), Şerhu’l-Muallakâti’s-Seb’, Dımaşk, 1383/1963.
[37] Ferrûh, Age. I, 232.
[38] Brockelmann, Age. VII, 29.
[39] Bkz. El-Câhız, El-Beyan Ve’t-Tebyîn, IV, 84.
[40] Brockelmann, Age. VII, 29
[41] Ferrûh, Age. I, 233.
[42] Bkz. Sabbân, Age, I, 28.
[43] C. Brockelmann, bu tespiti kabul etmez ve bu konuda şöyle der: “dîvân’ının pek çok yerleri Kur’an’dan mülhem olarak yazılmışa benziyor. onun müslüman olduktan sonra şiir yazmadığı rivâyeti tamâmen asılsızdır. (Bk. İbn Sa’d, VI, 21, 4; Bu bilgi sonradan sık sık tekrarlanmıştır; Meselâ Bkz. El-Guzûlî, Matâli’, I, 52 Aş.). Bkz. Age, VII, 29. Muhammed Ali Hamdullah ise, bu görüşü destekleyenler arasındadır. Bkz. Abû Abdullah El-Hüseyin B. Ahmed Ez-Zevzenî, Şerhu’l-Muallakâti’s-Seb’, Dımaşk, 1383/1963, s. 201-202.
[44] Sabbân, Age, I, 28.
[45] Bkz. Sabbân, Age, I, 28.
 
www.mehmetyolcu.com
 

Yorum (yok) Yorum yaz!

Google

Web lisanularab.blogcu.com
Lisanularap 2007