Yar. Doç. Dr. Mehmet YOLCU(*)
Şiirler üzerinde çalışmak bana her zaman cazip gelmiştir. Bu caziplik elbet gerçekten şair olduğum veya gerçek bir şiir okuru olduğumdan beslenmiyor. Ama ben, yine de şiir, insanın en yalın halini tasvir edebilir gibi geliyor bana, diyebilirim. İnsanın en namuslu, en yürekli, en insaflı olduğu anlarını adeta yalnızca şiir betimleyebilir. Şiir bence sadece güzel şeylere, iyilik, adalet, insaf sınırları içinde dolaşmalıdır. Evrensel değerlere, doğal güzelliklere, yüreklerin sevincine, huzuruna, mutluluğuna tanıklık etmelidir. Yanı sıra, insanlığın sorunlarını, büyük dertlerini betimlemeyi, musibet, afet ve belalardan duyduğu acı, keder, hüzün ve sefaleti iliklerimize kadar işleyecek duygu ve içtenlikle dile getirmeyi amaç edinmeli ve böylece kalbimize inebilmelidir. Pasifleşen kuvvetlerimizi dinamikleştirmek, kuruyan damarlarımızı açmak ve gönüllerimiz arasında akışkanlığı sağlayacak kanallar açmak/inşa etmek onun en başta gelen görevleri arasında görülmelidir.
Ne ki, şairler sınır tanımazlar. Her vadide at koşturmak,[1] söz her türüne merak sarmak, bilip bilmedikleri konulara fütursuzca dalmak, överken de yererken de herhangi bir sınır tanımamak onların vazgeçilemez nitelikleridir. Onun için şeytanlar, azgınlar, sapıklar, kendilerinde olmayan vasıflarla nitelenmekten hoşlananlar onların peşinde giderler. Onların sözlerini, şiirlerini, anekdotlarını anlatmaktan/dinlemekten hoşlanırlar. Şairlere gelince onlara yoldan çıkmış olanlar tabi olurlar.[2] Kutlu Mesajın onların geneline yönelik tanımlamanın üçüncüsü ise, Onlar, söylemekte bir sakınca görmezler; yapmadıklarını,[3] şeklinde verilmektedir.
Bunca olumsuz tanımların ilahi adalette elbet bir müstesnası olacaktır. Bu müstesna söz konusu vasıf ve yargıların bundan sonra zikredileceklere bir zararlarının olmayacağını dile getirecektir: Ancak iman edenler, Salih amel işleyenler, Yüce Allah’ı her fırsatta anmaya özen gösterenler ve herhangi bir açıdan zulme uğradıktan sonra karşılık vermeye çalışanlar böyle değildir.[4] Onlar böyle değildir; haksız yere kimseyi yermezler; hiçbir özellik ve faziletleri yokken kimseyi hak etmedikleri halde övmezler de. Yapmadıklarını söylemek onların en çok uzak kaçtığı davranışlardandır. Her alanda söz söylemek, herkese laf yetiştirmeye kalkmak ister istemez kişiyi çığırından çıkaracaktır.
Şairleri de şiirlerini, belki bu yüzden zincire vurmak mümkün değildir. Sevgi, ülfet, ünsiyet ve insanlık da vardır şiirde; öfke de var. Bir yanı cennetse şiirin, bir yanı da cehennemdir mutlaka. Şairin yüreğinde cennetin meltemlerini duymak da vardır; cehennemin magmasından yükselen alevlerin kavurucu sıcaklığı da. Kılıç gibi, mermi gibi işlev gören şiirler de; bir hançer gibi insanın yüreğine saplanan şiirler de vardır. Acıyı, mağduriyeti, mazlum ve mağdurların ahvalini kim şiir gibi dinamik şekilde gözlerimizin önüne getirebilir? Şiirin neşteri olmasa, içimize saplanan hançerlerin gönlümüzde kopardığı fırtınaları kim dindirebilir? Sevinç bir başka anlamlıdır şiirde; hüzün de onun kadar derindir. Şiirde kelime artık kuru bir mana yığını değildir; söz onda ölük bir kelime yumağından ibaret sayılamaz. Kelime bir mermidir şiirde; düşmanın kalbini delen, beynini parçalayan. Söz bir fişektir şiire girdiğinde; kimi zaman dostun gönlünü fetheden bir gül demeti, kiminde düşmanı çatlatan karşı konulamaz kurşundur.
Ben bu alanda bir süre şairlerle düşüp kalktığımdan, birçok şair ve edebiyat ustasıyla diyalog içinde bulunduğumdan, bunların dikkat değer bulduklarımı nazara vermeye çalışacağım. Onlarla muhayyel sohbetlerimde derin anlamlı, çok büyük değer ifade ettiklerini düşündüğümden seçtiğim kimi sözlerini sizlerle paylaşacağım. Amacım güzel sözü, güzel ifade edilmiş gerçeği olduğu kadar, kötüyü, acı ve hüzünlerin güzel dile getirilmiş olanlarını yeniden hayatımıza, kültürümüze katmak ve onları daha bir canlı biçimde aramızda yaşatmaya hizmet etmektir. Bu kalbi delinen dünyanın kan kaybetmekte olan insanlarına bir geçici sığınak
Dünyanın her tür ahvalini gördükten sonra Müslümanlıkta karar kılan ve orada huzura kavuşan hem cahiliye hem İslam şairi sayılan duyarlı bir yürek sahibi sahâbî Lebîd b. Rabîa ile başlamak istiyorum. Bu vesile ile onu rahmetle anıyorum:
Elâ Küllü Şey’in mâ Halâ’l-Lâhe Bâtilu;
Ve Küllü Neîmin lâ Mehâlete Zâilu.[5]
Kelime Tahlilleri
Elâ: Söze girmek için kullanılan
istiftah harflerindendir.
[6] Zemahşerî onu mürekkep saysa da, doğrusu mürekkep olmadığıdır. Yani farklı iki işlev gören iki harfin bir araya gelmesiyle oluşmuş bir edat değil, kuruluşu bu şekildedir.
Kulak ardı etmeyin,
gaflette kalmayın,
boş işlerle uğraşıp önemli görevleri ihmal etmeyin,
dikkat edin! gibi anlamlara işaret eden bir edattır.
Küllü: Bölüm, parça vb şeylerin tamamı gösteren hem müzekker hem de müennes için kullanılan bir kavram olup
Ba’du gibi marife kabul edildiğinden Arap edebiyatında lâm-ı tarif ile kullanıldığına rastlanmamıştır.
Küllü raculin ve
külletü imraatin şeklinde kullanılması da,
küllühünne muntalikun veya
muntalikatun biçiminde ifade edilmesi de doğrudur.
Huve’l-âlimu küllü’l-âlimi gibi deyimlerde ise, kişinin aldığı sıfatın hakkını verdiğini, onun zirvesinde olduğunu, varılabilecek en üst, en büyük hedefe vardığını göstermektedir. Kimi zaman mecaz olarak
Ba’du anlamında da kullanılır.
[7] İhata için kullanılan bir isim olup daima kendisinden sonrakine muzaf olur. El-Küllü veya kâme’l-küllü ifadeleri ise yanlıştır.
[8] Türkçe’de bütün, tüm, her gibi kelimelerin işaret ettikleri anlama gelen bu kelime nekre bir isme muzaf olduğunda o kelimenin gösterdiği tüm fertleri kapsar.
Küllü insanin: Her insan, bütün/tüm insanlar;
küllü nebâtin:
Bütün/tüm bitkiler, her bitki gibi.
Küllü kelimesi marife bir isme muzaf olduğunda ise, o şeyin bütün alt birimlerini, tüm parçalarını gösterir.
Küllü Rummânin me’kûlün lâ Küllü’r-Rummân: Bütün narlar yenir; narın bütünü değil! Birinci cümlede küllü nekre bir isim olan rummân kelimesinin başında bulunduğundan onun tüm fertlerini, yani, ne kadar nar varsa hepsini kuşatan bir anlama işaret ederken, ikincisinde aynı kelimenin marife şeklinin başında bulunduğundan bu sefer onun tüm parçalarına (narın tane, kabuk, zarları gibi) işaret ederken, tüm narları göstermemektedir.
[9] Mâ: Arapça beşi isim, beşi harf olmak üzere on
mâ vardır.
[10] Buradaki zâide’dir.
[11] Yani olmadığında sözün anlamında bir kusûr olmaz. Ama gelişi daha güzeldir ve sözün akışına, güzel, akıcı olarak, rahatlıkla söylenmesine katkıda bulunmaktadır.
Halâ: Hem fiil hem harf olarak kullanılan bu kelime,
Adâ kelimesi gibidir. *****hura göre, önünde
mâ edatı bulunduğu zaman kendinden sonra gelen ismi cer etmez.
[12] Eğer önünde
mâ varsa o zaman hafr-i cer kabul edilir ve kendisinden sonra gelen ismi cer eder. İstisna harfi olarak da kullanılır.
[13] Üçüncü ihtimal ise, kendisinden sonraki ismi nasb etmesidir. Bu durumda
halâ, fâili zorunlu olarak gizli kalmış bir fiil sayılır ve Müstesnâ olan kelime onun mef’ûlü kabul edildiğinden mansûp okunur.
Allâh: Allah kavramının aslı
ilâhtır, baştaki hemze kaldırılmış, başına
elif-lâm getirilmiş ve Yüce Yaratıcı’nın adına tahsis edilmiştir. İsmin Yüce Allah’a mahsus oluşundan dolayı Yüce Allah buyurur:
Onun (zatında sıfatında) bir adaşını biliyor musun?[14].
İlâh lafzı, her tür mabut için kullanılan bir isimdir. Lât da böyledir. Araplar, Güneşi de
ilahe/tanrıça diye adlandırmışlardır; çünkü: Onu da kendileri için mabut saymışlardır.
Elehe fulânun ye’luhu el-âlihete deyimi kişinin tanrılara kulluk ettiğini ifade eder.
Tellehe/
ilâh edindi de bu manaya gelir, denmiştir. Buna göre
ilâh, mabudun kendisi olmaktadır.
Allah lafzının şaşkınlık anlamına gelen
eliheden geldiği de söylenmiştir. Buna göre insan Allah’ın sıfatlarını düşündüğünde onda şaşırıp kalmaktadır. Onun için hadiste şöyle denmiştir:
Allah’ın nimetlerini düşününüz fakat Allah’ın kendisini düşünmeyiniz.
[15]Allah lafzının aslı
vilâhtır. Baştaki
v harfi
hemzeye dönüşmüştür. Allah’ın bu şekilde adlandırılması her varlığın ona doğru yönelmiş olmasındandır. Bu cansız varlıklar ve hayvanlar da olduğu gibi ya sadece teshir ile olmaktadır yada bazı insanlarda olduğu gibi, hem teshir hem de irade ile beraber olmaktadır. Bu açıdan bazı bilgeler şöyle derler: Allah bütün varlıkların sevgilisidir. Bu sözün doğruluğuna yüce Allah’ın şu sözü de işaret etmektedir:
Her şey Onu hamd ile tesbih etmektedir, fakat siz onların tesbihlerini anlamazsınız.
[16]Bir başka görüşü göre,
Allah ismi
lâhe yelûhu leyâhen kökünden gelmektedir ki, anlamı perde arkasında kalmak veya gizlenmektir. Bu görüşü savunanlara göre bu, yüce Allah’ın şu sözüne dayanmaktadır:
Gözler onu algılayamaz fakat o gözleri algılar.
[17] O zâhirdir ve bâtındır[18] ayetinde işaret edilen
bâtın da bu anlama işaret eder.
İlâh kelimesinin hakkı çoğul yapılmamasıdır, çünkü: Ondan başka mabut yoktur; fakat, Araplar kendi eski inanç sistemlerinde pek çok mabuda yer verdiklerinden bu ismi de çoğul yapmışlar ve
âliheh/ilahlar demişlerdir. Yüce Allah buyurur:
Onların bizden başka kendilerini koruyan ilâhları mı var.
[19] Seni de ilâhlarını da terk ediyor.
[20] Bir kıraate bu ayetteki
âliheteke kelimesi
ilâheteke şeklinde okunmuştur ki bu durumda
ibâdeteke/sana kulluk etmeyi bırakıyor anlamına gelir.
Vellâhi ente ifadesi
li-llâhi/Allah için, manasına gelir. İki
lâmından biri kaldırılmıştır.
[21]Âlemlerin yaratıcısı, her şeyin dayanağı ve sığına Yüce İlâh. Kavramın kökü hakkında kimi yorumlar yapılsa da, çok sağlıklı bir tespite ulaşılamamaktadır. Doğrusu özel isim olduğu ve sadece kâinatı yaratan ve düzene koyan varlığı gösterdiğidir. Gott, Die, Tanrı, Hudâ kelimeleri ile eşdeğer tutulsa da, mutlak anlamda onun yerini tutacak kelime tespit edilememiştir. Ancak mecâzi anlamda Onun yerine bu tür kelimeler kullanılmaktadır.
Bâtıl: Bu kavram, burada zâil ve fâit anlamındadır ki, çok az bir süre kalabilen, varlığı ve ayakta kalışı sınırlandırılmış olan geçici veya eriyip giden, fani manasına gelir. Yaptıklarının herhangi bir hakikati bulunmayan şeytana da batıl adı verilmiştir. Bunun yanında, hiçbir gerçek dayanağı veya herhangi bir doğru aslı bulunmayan her şey için de batıl kavramı kullanılır.
[22] Yani Allah’ın dışında kalan her şey, yok olabilir, yokluğa, yıkıma uğrayabilir. Şairin kullandığı bâtıl kavramı,
batale’ş-Şey’u batalen, butulen, butûlen ve butlânen deyiminden alınmıştır. Bu da
bir şeyin zayi olup gitmesi anlamına gelir.
Birinci Mısraın Anlamı
Bu cümle, es-Seyrâfî’nin kesin biçimde savunduğu gibi, bir hâl cümlesi olabilir. O zaman şu anlamı ifade eder: Dikkat edin! Varlığı, Allah’tan boş/Allahsız olan her şey batıldır. Varlığını, durumunu, halini Allah’a dayandırmayan her şey, boştur, anlamsızdır, fanidir. Hiçbir şeye dayanamaz. Varlığını sürdüremez. Eriyip kaybolur olur, mahvolur geçip gider.
Cümle zarf olduğundan mansûp kabul edildiğinde ise, şu anlama gelir: Dikkat edin! Her şey, Allah’tan boş olduğu zaman batıl olur. Her şey varlığı, anlamı ve değerini Allah’la birlikte olmaya borçludur. Ona dayanmadığında, ondan boş bulunduğunda, ondan koptuğunda, ondan kopup gittiğinde batıl olur: Yok olmaya, zayi olup gitmeye mahkûm olur.
İkinci Mısraın Kelime Tahlilleri
Neîm:
ni’met ve
nu’mâ gibidir; insanın faydasını gördüğü, güzel, hoş, yararlı, sevindirici her çeşit yiyecek, giyecek, barınma ve süste kullanılabilecek her şey için kullanılır.
[23] Her çeşit bolluk, refah, rahatlık ve iyi hayat şartları anlamına da gelir. Özellikle Yüce Allah’ın insan verdiği mutluluk/saadet, huzur ve maddî-manevî iyilik, ihsan, lütuf, mal, mülk, makam türünden şeylerin tamamı için kullanılır.
[24] Lâ Mehâlete:
Lâ ayrı
mehalete ayrıdır.
Lâ en-Nâfiyetu li’l-Cins diye tanımlanan bu
lâ, isim cümlesinin başına gelir ve birinci öğesi olan
mubtedayı kendi ismi haline getirip fetha üzere
mebnî kılar; ikinci öğesini oluşturan
haberi de kendi haberi olarak
merfu yapar. Mehalenin kökünü Feyrûzâbâdî, havele maddesine dayandırmıştır. verdiği anlamları: kuvvet, tasarruf gücü, maharet, güzelce bakmaktır.
[25] İbnu Faris ise, iki anlam için kullanıldığını bildirir: Birisi, hayırsızlık, diğeri, gayret ve çalışmadır. Onun için yokluk, kıtlık, verimsizlik, hile, desise, çare anlamına da alınan mahl kelimesinden türetildiği söylenmiştir.
[26] Şiirdeki anlamı: Gereklidir, lazımdır, önüne geçilemez, imkânı yok, kaçınılmaz olarak, çaresiz anlamlarına gelir.
Zâilu: Her canlı, her hareket eden için
zâile adı verilmiştir.
Zevâil ise, özellikle av, kadınlar ve yıldızlar için söylenmiştir.
Zevâl, yürürken çok hareket edip az mesafe alan adama denir.
[27] Yerinde durmayan, sürekli hareket eden, çekip giden her şey için
zâil kavramı kullanılır. Onun için bir şekilde sona eren, giderek yok olan, bitip tükenen, batıp giden şeyler için
zevâl sıfatı verilmiştir.
[28]
İkinci Mısraın Anlamı
Her nimet de çaresiz tükenmek zorundadır. Hiçbir nimet sonsuz değildir. Sonsuza kadar devam edecek nimet yoktur. Ne kadar büyük, ne derece mükemmel olursa olsun her nimet, fenâlık ve sınırlılık hadleri içindedir. İnsana sonuna kadar eşlik edecek nimet yoktur. Bir gün ya nimet insanı terk edip gidecek, ya harcanıp tükenecek ya da insan onu terk edip varacağı mekana doğru yola koyulacaktır.
Şiirin bu mısraı, ilk inşad edildiğinde bile itiraza maruz kalmıştır. Söylenceye göre, Lebîd, bu şiirini Kureyş’in Meclisinde okuduğunda orada bulunan Osman b. Maz’ûn ona tepki göstermiş ve onu yalan-yanlış tasvir etmekle itham etmiştir. Zira Cennet de bir nimettir ve hiç de zâil/fânî, geçici, bitip tükenecek bir şey değildir. Bu itirazın temeli, açıkça görüldüğü gibi, şâirin sözünü umûmî manada almaya dayanıyor. Kimilerine göre, bu beyte karşı yapılan bu tür itirazlar yersizdir. Çünkü, sözün bağlamı bu değildir. Söz, dünya nimetleri, onların kısa sürece geçip gitmeleri ve bu nedenle dünyalıklara gönül bağlamanın doğru olmayacağı merkezinde yoğunlaşmaktadır. Şâir, muhataplarının dünyasından söz etmekte ve onların zihinlerinde, gönüllerinde büyük yer tutan, sürekli kafalarını meşgul eden, sabahtan akşama kadar peşinde koştukları
nimetlerin zevâlinden bahsetmektedir. Bu nedenle Allah’ın dışında kalan Ruhlar, Cennet, Cehennem gibi kavramlar ve konular, ancak şâirin kastinin ucunu uzatmakla sözünün kapsamında görülebilir. Şâir, bu sözü söylerken henüz Müslüman değildi, Cennetin varlığına inanmıyor veya devamlı olduğunu düşünmüyordu, yanı sıra, her nimetin zevâlini düşünmenin mümkün olduğu gibi değişik açılardan Şâiri savunanlar da vardır.
Bu beytin Hadîste geçen kısmı sadece ilk mısraıdır. “Şairlerin söyledikleri en doğru söz
[29] Lebîd’in
Dikkat edin, Allah’ın dışında kalan her şey batıldır sözüdür. İbn Ebî’s-Salt ise, Müslüman ola-yazmıştır.”
[30] Alimlerin yalnızca bu beyti vermeleri açıkça göstermektedir ki, en doğru söz
tanımlaması beytin sadece bu kısmı için geçerlidir. Beytin diğer kısmı için böyle bir tanımlama söz konusu değildir.
[31]
Dilbilimsel Notlar
Bu söz, bütünün bir kısmı ile adlandırılmasına örnek olarak verilmektedir. Şiirin bir beytine kâfiye adı verilmesi de, Kasîdeye kâfiye adının verilmesi de bundandır. Ancak parçanın adını bütüne vermek, Nahivcilerin kullandıkları dilde, terk edilmiş bir mecazdır. Onlar, kelimeyi asla kelâm anlamında kullanmazlar. Bu nedenle İbn Mâlik, Elfiye’sinde bunu kullandığından tenkit edilmiş ve: bu, Elfiye’nin hiçbir ilacı olmayan hastalıklarından biridir denmiştir. Bunun istiâre olarak ele alınması da mümkündür. Çünkü sözü oluşturan öğeler cümlede birbirine bağlanıp bir bütün oluşturduklarından adeta bir kelime gibi olurlar. O zaman söz de kelimeye benzemiş olur.
Lebîd’in bu beyti, Tavîl vezniyle yazdığı bir Lâmiye Kasîdesi’nde yer almaktadır. İlk beyti şöyle başlamaktadır:
Elâ Tes’elâni’l-Mer’e mâ zâ Yuhâvilu;
E-Nahbun fe-Yukdâ em Dalâlun ve Bâtilu.[32]
Kelime Tahlilleri
Yuhâvilu: Hâveltu’ş-Şey’e deyiminden alınmış olan bu fiil, bir şeyi arzu ediyor, istiyor anlamında kullanılmıştır.
Nahb: Belirlenmiş zaman, tayin edilmiş müddet anlamına gelir. Bir kişi öldüğünde Kadâ fulânun Nahbehu denir. Bu eceli geldi, zamanı bitti, kendisi için tayin edilen ömür sona erdi anlamına geldiği gibi, sözünü tutmak, vadini yerine getirmek manasına da gelir. Bağırıp çağırarak, feryat ederek ağlamak manası da vardır.
Dalâl: Yanılgı, sapkınlık; yoldan, haktan ayrılma, şaşkınlık.
Kasîde’nin İlk Beytinin Anlamı
Sorsanıza şu adama ki, nedir arzu ettiği;
Bitecek bir ecel mi yoksa bir sapıklık ve batıl mıdır?
Şair Hakkında
Yaman bir süvari, cömert bir insan olan Ebû Akîl Lebîd b. Rabîa el-Âmirî’dir. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemekle beraber yaklaşık olarak miladi 540-545 yıllarında doğduğu belirtilmektedir. Annesi Benî Abs’ten Tâmir binti Zunbâ olup Lebîd onun ikinci kocasından olan oğludur. Bağlı bulunduğu boy, büyükten küçüğe doğru dizildiğinde Benî Ca’fer > Benî Kilâb > Benî Kays/Hevâzin > Benî Âmir şeklinde bir bağlılık zinciri ortaya çıkar. Babası daha küçük yaştayken Zû Alak Günü’nde öldürülmüştür. Bundan sonra amcalarını kendisine bakmıştır. Bu amcalarının en meşhûru Ebû Berâ’ Âmir b. Mâlik’tir. İlk zamanlarda iyi bir geçimi olsa da, sonraları kabilenin iki boyu arasında çıkan anlaşmazlık yüzünden yurdundan sürülmüş ve bir hayli sıkıntı çekmiştir. Genç yaşta kabilesinin el-Hîre hükümdarı Ebû Kâbûs Nu’mân’a (m.580-602) gönderdiği heyette yer almış ve burada hükümdarın dostu olup kendisinin dayıları olan kabile mensup Abû Rabî’ b. Ziyad el-Absî tarafından yürütülen karalama girişimini engellemiş ve hükümdarın huzurunda Abû Rabî’i o kadar yerden yere vurmuştur ki, hükümdarın kanaat ve eğilimini kendi kabilesi lehine değiştirmiştir.
[33] Hicri 8. (m.629) yılda Benî Âmir heyeti Medîne gelmiş ve bu heyette Âmir b. Tufeyl ve Lebîd’in kardeşi Arbed de yer almıştır. Fakat bunların hiçbiri Müslüman olmamıştır. Çok geçmeden bu her iki önemli kişi de birkaç gün sonra esrarengiz bir şekilde öl(dürül)müşlerdir. Ertesi yıl yine Benî Âmir elçileri geldiğinde bu sefer içlerinde Lebîd de yer almış ve hepsi beraber Müslüman olmuşlardır. Bundan sonra Lebîd, Bâdiye hayatını terk ederek hicret etmiş ve Medîne’ye yerleşmiştir. Fakat Lebîd’in Müslümanlığı baştan itibaren yeterli ilgiyi görmemiştir. İslam tarihçileri de onu
müellefe-i kulûb’tan saymışlardır. Hz. Ömer döneminde hicri 14. (m.635) yılda Basra ve Kûfe kurulduğunda Lebîd, Kûfe’ye geçmiş ve adını onun Dîvânına yazdırmıştır. Yıllık maaşı 2000 dirhem kadardır. Hz. Osman’ın halifeliğinin sonlarına doğru hicri 35, 38 (m.665-669) yıllarında Kûfe’de vefat etti.
[34] Bir başka rivâyete göre, Hz. Osman’ın halifeliği döneminde son derece yaşlı [140 yaşında] olduğu bir sırada [bir rivayete göre Muaviye döneminde 157 yaşında] vefat etmiştir.
[35] İbn Sa’d, ölüm tarihini hicri 40 (m.660-661), İbn Hacer 41, diğer bazıları 42 yılını vermektedir.
Lebîd, Câhiliyenin ileri gelen saygın şairlerinden biri sayılmıştır. Tüm râvîlerin ittifakıyla Muallaka yazanlardan biridir. Çünkü bu konuda eser yazanlar Muallakâti’s-Seb’in yazarları arasında onu da saymışlardır.
[36] Lebîd, Câhiliyye döneminde toplumuna çok hizmet etmiş şairlerin başında gelir. Onları takdir eder, savunur, kara günde onların yanında yer alır, dert, acı ve kederlerini dile getirir. Önemli gün ve olaylarına tarih düşer, kahramanlarına övgüler yağdırır, bütün bunları şiiriyle kayda geçirir, ölümsüzleştirirdi. Şiiri derinliklidir. İnce manalara işaret eder. Çoğun, hamâse, fahr, medîh, resâ’ ve vasf gibi konuları merkeze alır. Bedevî hususiyetlere sahip bir Muallaka’sı vardır.
[37] Bu Muallaka’sı Nöldeke tarafından
Bedevî şâirlerin inşa ettiği en güzel eserlerden sayılmıştır.
[38] Şiirin türü ise, nadiren hicivleri de olsa, çoğun, Kasîd ve Recez’dir.
[39] Onun şiiri, peygamberin gelişinden önce, şâirin mısralarında sık sık rastlanan dînî bir his ile, câhiliyye devrinin diğer şiirlerinden ayrılır. Meselâ, İbn Ebî Sülmâ, uzun ömrünün tecrübeleri neticesi olan amelî hikmetleri, şüphesiz dokunaklı bir dil ile, fakat yer yer bize anlatmasına karşılık, Lebîd, böyle hallerde dâimâ dînî bir edâ takınır. Onun Hıristiyanlığı kabul etmediği muhakkaktır.
Onda, daha Peygamberden önce,
Allah’a iman heyecanlı bir tarzda ifâde edilmiştir.
[40] Müslüman olduktan sonra şâirliğini bir kazanç yolu olarak kullanmamış olan Lebîd, şiiriyle övünmemiş ve Hassân b. Sâbit, Abdurrahmân b. Ravâha ve Ka’b b. Mâlik gibi şiirini İslâm’a davet yolunda vakfetme yoluna da girmemiştir. Bu dönemde şiirini Câhiliyye dönemindeki gibi canlı ve coşkun biçimde beslememiştir.
[41] Rivayete göre, Hz. Ömer, halifeliği döneminde bir gün ondan Bana şiirinden biraz okur musun diye ricada bulunmuş o ise, buna şu karşılığı vermiştir:
Yüce Allah bana Bakara ve Âl-i İmrân’ı öğrettikten sonra artık şiir söyleyemem.
Hz. Ömer de onun bu hassas duyarlılığını takdir etmiş ve maaşını 500 dirhem arttırmıştır.
[42]Söylenceye göre, Müslüman olduktan sonra tek şiir söylememiş/okumamıştır.
[43] Tarihçilerin kayıtlarına göre, doğru olan da budur.
[44]Bir rivayete göre ise, Lebîd, Müslüman olduktan sonra şu beyitten başkasını inşad etmemiştir:
Mâ Âtebe’l-Mer’u’l-Kerîmu ke-Nefsihi;
Ve’l-Mer’u Yuslihuhu’l-Karînu’s-Sâlihu.
Güzel ahlaklı adam, kimseyi suçlamaz kendisi kadar;
Kişiyi doğru yola getiren gerçekten iyi dost(u)dur.
Diğer bir rivâyete göre, Müslüman olduktan sonra söylediği tek beyit şudur:
El-Hamdu li’l-Lâhi iz lem Ye’tinî Ecelî;
Hattâ İkteseytu mine’l-İslâmi Sirbâlen.[45]
Allah’a hamd olsun ki, ecelimi getirmedi;
Ben İslam’dan bir gömlek giyene kadar.
Kendisi Müslüman olduktan sonra uzun yıllar yaşamıştır. En meşhûr sözlerinden biri onun Kur’an karşısındaki duygulu halini ortaya koymaktadır:
Ebdeleni’l-Lâhu bi’ş-Şi’ri’l-Kur’âne:
Yüce Allah şiir(imi) Kur’ân’la değiştirdi.
KAYNAKÇA
(*) İnönü Üniversitesi Darende İlahiyat Fakültesi, Arap Dili ve Belağatı Anabilim Öğretim Üyesi. Ocak 2001.
Mecduddin Muhammed b. Ya’kûb el-Feyrûzâbâdî, el-Kâmûsu’l-Muhît, thk. Muhammed Naim el-Araksûsî, 4. Baskı, Muessesetu’r-Risâle, Beyrut 1415/1994.
Râgıb el-Isfahânî, Mufradâtu Elfâzi’l-Kur’ân, Dâru’l-Kalem, Beyrut 1412/1992.
Ebû’l-Huseyn Ahmed b. Fâris, Mu’cemu Mekâyîsi’l-Luğa, thk. Abdusselâm Muhammed Hârûn, Dâru’l-Cîyl, Beyrut 1411/1991.
Muhammed Ali et-Tehânevî, Mevsûatu Keşşâfi İsilâhâti’l-Funûn, Ar. Çev. Abdullah el-Hâlidî, Mektebetu Lubnan Nâşirûn, Beyrut 1996.
Cubrân Mes’ûd, er-Râid, Dâru’l-İlmi li’l-Melâyîn, Beyrut 1978.
[5] Bahâu’d-Dîn Abdullah B. Akîl (V.769),
Şerhu İbn Akîl Alâ Elfiyeti... İbn Mâlik (V.672), Beyrut, Ts, I, 15.
[6] Râgıb, Mufredat, S. 84.
[7] Feyruzabadi, S. 1361.
[8] İbnu Faris, Mucem, V, 122.
[9] Bkz. Râgıb, Mufredat, S. 719.
[10] Geniş Bilgi İçin Bkz. Ragıb, Mufredat, S. 784-786.
[11] Bkz. Muhammed El-Antâkî,
El-Minhâc Fî Kavâidi’l-İ’râb, Tebliğ Yay. İstanbul 1985, S. 244.
[12] El-Cüramî Bu Konuda *****hura Muhalefet Etmiştir.
[15] Ebû Nu’aym, el-Hilye’de İbn-i Abbâs’tan
allah’ın yarattıklarını düşününüz ama allah’ın kendisini düşünmeyiniz şeklinde rivayet etmiştir. İbnu Ebî Şeybe de Kitâbu’l-Arş’ta (S. 59) İbn-i Abbâs’tan Rasul’un sözü olarak
Her şeyi düşününüz ama allah’ı düşünmeyiniz ifadesiyle rivayet etmiştir. Bu anlama gelen birçok hadis vardır. Aclûnî der ki: Bu rivayetin senetleri zayıftır yalnız pek çok yoldan rivayet edildiğinden bunların toplamı onu kuvvetli kılmaktadır; manası da doğrudur. Bkz.
Keşfu’l-Hafâ’, I, 311;
En-Nihâye Fî Garîbi’l-Hadîs, I, 63.
[21] Ragıb,
Mufredat, S. 82-83.
[22] İbnu Fâris,
Mucem, I, 258.
[23] Feyruz,
Kamus, 1500.
[24] İbnu Faris,
Mucem, V, 446.
[25] Feyruz,
Kamus, s. 1278.
[26] İbnu Fâris,
Mucem, V, 302.
[27] Feyruz,
Kamus, s. 1306-1307.
[28] İbnu Fâris,
Mucem, III, 38.
[29] Orijinal metinde geçen ifade
kelimedir fakat söz anlamında kullanıldığından direk söz olarak çevrilmiştir.
[31] Muhammed B. Ali Es-Sabbân,
Hâşiyetu’s-Sabbân Alâ Şerhi’l-Uşmûnî, Kahire, Ts, I, 28.
[33] Ömer Ferrûh,
Târîhu’l-Edebi’l-Arabî, 7. B., Dâru’l-İlm Li’l-Melâyîn, Beyrût 1997, I, 231; C. Brockelmann,
İA, VII, 28. “Lebîd” Maddesi.
[35] Es-Sicistânî,
Kitâbu’l-Muammerîn, 61. Fasıl.
[36] Bkz. Ebu Bekir Muhammed B. El-Kâsım El-Enbârî (V.328),
Şerhu’l-Kasâidi’s-Seb’i’t-Tivâli’l-Câhiliyyât, Dâru’l-Meârif, Kâhire, 1963, s. 517-597; Ayrıca Bkz. Abû Abdullah El-Hüseyin B. Ahmed Ez-Zevzenî (V.486),
Şerhu’l-Muallakâti’s-Seb’, Dımaşk, 1383/1963.
[37] Ferrûh,
Age. I, 232.
[38] Brockelmann,
Age. VII, 29.
[39] Bkz. El-Câhız,
El-Beyan Ve’t-Tebyîn, IV, 84.
[40] Brockelmann,
Age. VII, 29
[41] Ferrûh,
Age. I, 233.
[42] Bkz. Sabbân,
Age,
I, 28.
[43] C. Brockelmann, bu tespiti kabul etmez ve bu konuda şöyle der: “dîvân’ının pek çok yerleri Kur’an’dan mülhem olarak yazılmışa benziyor. onun müslüman olduktan sonra şiir yazmadığı rivâyeti tamâmen asılsızdır. (Bk. İbn Sa’d, VI, 21, 4; Bu bilgi sonradan sık sık tekrarlanmıştır; Meselâ Bkz. El-Guzûlî,
Matâli’, I, 52 Aş.). Bkz. Age, VII, 29. Muhammed Ali Hamdullah ise, bu görüşü destekleyenler arasındadır. Bkz. Abû Abdullah El-Hüseyin B. Ahmed Ez-Zevzenî,
Şerhu’l-Muallakâti’s-Seb’, Dımaşk, 1383/1963, s. 201-202.
[45] Bkz. Sabbân,
Age, I, 28.