LESSAN ALARAB CENTRE For Teaching Arabic To Non Arabs & مركز لسان العرب لتعليم اللغة العربية لغير العرب lisanularab - Blogcu


Onlar Nasıl Öğrendiler? (2)

Zülfikar hocamız ilkokula gitmemiş! İlkokulu dışarıdan bitirmiş... Dedesi daha okula gitmeden ona Arapça ögretmiş... Anadilin dışında bir başka dil öğrenmek gerçekten de çok zor olsa gerek...

Kendisi gençlik yıllarını şöyle anlatıyor: "Okuma yazmayı (Türkçe) kendi kendime öğrendim. Duvarlara, yerlere harfler yazarak yazı yazmayı sökmeye çalışıyordum. Rakamları da kendi kendime ögrendim. Hatta bu hususta ilk hocam amcamın oğlu olmuştur. İki haneli rakamları, birler ve onlar basamağını ondan öğrenmiştim. Bir ile on onbir; dört ile kırk kırkdört diye bana iki örnek vermişti, sonrasını ben getirmiştim.

Dedem beni, Tokat'ta din eğitimi alabilmem için camii imamına gönderdi. Ondan tecvid ve kur'an eğitimi aldım (1958-1960) 1961 yılında 12 yaşındayken İstanbul'a geldim, fakat ilkokul diplomam yoktu. Ben de ilkokulu dışardıdan verdim. İstanbul'a geldikten hemen sonra (1961-1962) Kıymetli hocam, Mahmut Kaya'dan Aksaray Valide camiinde bir yıl boyunca Arapça ders aldım. 1963'te İstanbul İmam Hatip Okulu'na girdim. Fakat maalesef burayı bitirdikten sonra üniversiteye giremedim. Çünkü osıralar imam hatip mezunlarını ne ilahiyat fakültelerine ne de islam enstitülerine almıyorlardı. Iste bunun üzerine ben de düz lise sınavlarını da dışarıdan vererek 1970 tarihinde lise diploması aldım ve akabinde üniversiteye girme şansına sahip oldum. 1971-1972 yılında hem İslam Enstitüsüne hem de Arap-Fars filolojisine kayıt yaptırdım ve bir sene devam ettim. Ancak iki fakülteye birden kayıt yaptırarak aynı anda okumayı engellemek için çıkarılan yönetmelik ile devam mecburiyeti getirilince İslam Enstitüsünü bırakmak zorunda kaldım. O zamanlarda Eyüp ilçesinde oturuyor ve oradan üniversiteye gidip geliyordum. Zamanın şartları içerisinde Eyüp ilçesinden üniversiteye gidip gelmek gerçekten zor bir durumdu, yolun uzak olması, yeteri kadar vasıtanın olmaması ve var olanların da belirli zamanlarda hareket ediyor olması üniversiteye gidiş gelişi müşkil duruma sokuyordu. Her şeye rağmen hem iki fakülteye devam ediyor hem de Ali Ak hocadan Gazali'nin İhya-u Ulum-id Din okuyordum. İlerleyen zaman içerisinde Hayatu-s Sahabe'nin tercümesine katıldım. İlk cildin 30 sayfalık tercümesi bana aittir.

Hocalarımız ve büyüklerimizden hep, "Siz işi düşünmeyin, kendinizi yetiştirmeyi düşünün; siz kendinizi yetiştirirseniz iş gelir sizi bulur" diye işitirdik. İşte bu yaklaşım hayatımızda akıllarımızdan silemediğimiz düsturlardandır. Küçük yaştan beri dedemin sayesinde güzel kur'an okuyabiliyor olmam kendime sürekli bir avantaj olarak kalmıştır. Zira 10 yıllık imamlık tecrübeme başlamadan önce Eyüp Müftülüğü'ne giderek, zamanın Müftü efendisi Şükrü Yüksel'den görev istemiştim. Bunun üzerine Şükrü Bey bana Kur'andan bazı yerler okutmuş ve birkaç gün sonra gelmemi tembihlemişti. Ben bu tenbihi unutunca Eyüp Müftülüğünden çağrıldığıma dair haber geldiğinde çok şaşırmıştım. Müftü efendi bana tekrar Kur'an okuttu ve "Zülfikar, görev almak istiyorsun ama biliyorsun ki vekaleten görev alanlar, kadrolu görev alan imamların maaşlarının 3/2'sini alıyorlar. Şimdi sen hemen vekaleten mi yoksa daha sonra asaleten mi görev almak istersin?" dedi. Bunun üzerine ben de, "Şimdilik vekaleten de olsa görev alayım, daha sonra asaleten kadro çıkarsa büyük ihtimalle beni asil göreve alacaklardır" diye düşünerek, görevi vekaleten kabul ettim ve göreve başlamış oldum. Nihayet itibariyle de düşündüğüm gibi oldu ve ilerleyen zaman içerisinde asil görevine geçtim. Eyüp ilçesi Defterdar camiinde ki Feshane'nin karşısı olur, orada beş sene görev yaptım.

Fakültede okurken aynı zamanda da Ali Yakup Çengciler hocadan Gazali okudum, Mutenebbi Divanı'na basladık ve onu okuduk. Temelde beni yönlendiren kisi Mahmut Kaya olmuştur."

Zülfikar Hocamızın Nihat Çetin'e dair anıları ise şöyle:

"Nihat Çetin!... Kendisine çok büyük hayranlığım vardır. Gerçekten de müstesna bir insandır o...

Nihat Çetin hocanın en önemli vasfı, dünya ve maddeye hiç mi hiç önem vermemesiydi. Para, dünya ve dünyalıklara ancak yaşayacak kadar değer verirdi. Hatta maaşının miktarını bile bilmezdi. Şarkiyatta çalışırken lazım olan kırtasiye vb. ihtiyaçlarını kendi cebinden karşılardı. Hanımı da edebiyat ögretmeniydi. Şarkiyat kütüphanesindeki kitapları, renkleriyle ve ciltleriyle aklında tutardı. Birisi kitap aradığında hocamız ona kitabın ismini sorar sonra hemen kitabı eliyle koymuş gibi yerini gösterirdi. Eğer kütüphaneye gelen aradığı kitabı bulamazsa ve bu kitap kendi şahsi kütüphanesinde varsa, muhakkak evinden getirirdi. Hatta bir seferinde kütüphanede aradığını bulamayan bir kişiye yardımcı olmak için evinden şahsi kütüphanesindeki cilt kitabı getirebileceğini söyler, ancak kendisine birkaç ciltten tarama yapacağını ifade eden bu kişiye, hergün bir cilt olmak üzere, ciltlerin tamamını bitirinceye kadar birer birer getirmiştir. Ben İhya-u Ulumi-d Din'de iyi insanların vasıflarını okurken, iyi insanların artık sadece kitaplarda kaldığını ancak gerçek hayatta olmadıklarını düşünürdüm. Fakat Nihat Hoca'yı tanıdıktan sonra gerçek hayatta da böyle insanların olduğuna inandım. Hocamız hali (davranışı) ile örnekti, sadece kali (sözü) ile değil!.."

Zülfikar Hocamızın Arapça öğrenimi konusundaki tavsiyeleri ise şöyle:

"Dil uzmanlık konusudur! Özellikle tavsiye edeceğim; sürekli ve kesintisiz zaman ayırmak, hergün bir saat, iki saat ne kadar ayırabiliyorsanız. Ancak hergün düzenli bir şekilde çalışmalısınız.

Marifet iltifata tabiidir, müşterisiz meta zayidir. Dili belli bir yere kadar öğrenirsiniz fakat bir ara verirseniz, öğrenmiş olduklarınız da gider.

Sesli çalışmak çok önemlidir. Çalışmalarınızı muhakkak sesli yapın. Kelime dağarcığını artırmak için sözlükten kelimeleri ezberlemeye uğraşmayın, bol metin okuyun ve bu metinlerin içerisinden kelimeler çıkarın. Aynı zamanda o dili konuşan arkadaşlarla konuşma gayretinde olun. Böylece kelime hazneniz sürekli genişleyecektir. Kelimeleri olay ve konuyla hatırlamak daha kolaydır ve bir zenginlik oluşturur.

Ürdün'de bir sene öğretim görevlisi olarak görev yapmıştım. Orada "alime" kelimesinin ne anlama geldiğini öğrendim. Bizler burada "öğrendi, bildi" anlamında kullanıyorduk. Halbuki gerçekte "alimtü enne zehebe ahmed ila beytihi fissabahil bakiri" (işittim ki (haberdar oldum ki) Ahmet sabah erkenden evine gitti" anlamında kullanılıyor. Bizim "öğrendi, bildi" anlamında kullandıkları kelime "arefe" kelimesidir. "Areftu" "bildim, işittim" gibi.

Bir de dijital çanak anten ile Arap televizyonlarını izleyerek dilinizi çok iyi geliştirebilirsiniz."

Hocamıza bize ayırdığı zaman ve kıymetli tavsiyeleri için teşekkür ediyoruz.

Bu röportaj 24/01/2004 tarihinde (12:50-15:00) Ebu Bekir Camii Vakfinda yapılmıştır.


* Dr. Zülfikar Tüccar Kimdir?

1949 yılında Tokat'ın Yeşilyurt ilçesine bağlı Büget köyünde doğdu. 1963 yılında (Tokat) Gazi Paşa İlkokulunu dışarıdan bitirdi. 1970'te İstanbul İmam Hatip Okulu'ndan mezun oldu ve aynı yıl Diyanet İşleri Başkanlığı'nda (imam-hatip olarak) görev aldı. 1980 yılına kadar İstanbul Eyüp, Eminönü ve Fatih Müftülüklerine bağlı camilerde bu görevini sürdürdü. 1971 de İstanbul Eyüp Lisesi'nden (fark dersleri sınavlarına girerek) mezun oldu. 1977 yılında İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Arap-Fars Filolojisi'ni bitirdi. 1980 de İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Arap Dili ve Edebiyatı Kürsüsü'ne asistan olarak atandı. 1987 yılında 'el-Ferra Hayatı Eserleri Arap Dili ve Edebiyatı'ndaki Mevkii' adlı çalışmasını bitirerek doktor ünvanını aldı. 1988 yılında aynı bölümde Arap Dili ve Edebiyatı Ana Bilim Dalı öğretim üyeliğine (Yrd. Doç. Dr. olarak) atandı. Bu görevini 2001 yılına kadar sürdürdü. Ayrıca 1988 yılında Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi'nde müellif-redaktör ve Arap Dili Edebiyatı İlim Heyeti Başkanı olarak çalışmaya başladı. Halen müellif redaktör olarak bu çalışmalarına devam etmektedir.

1996-1997 öğretim yılında Ürdün Alü'l-Beyt Üniversitesine davet edildi ve bir yıl bu üniversitede öğretim üyesi olarak görev yaptı. 2001 yılında İstanbul Üniversitesi'nden emekli oldu.

2002 yılında kurucuları arasında yer aldığı Bakırköy Hizmet Vakfı mütevelli heyeti başkanlığına seçildi. Halen bu görevi sürdürmektedir.

Evli ve beş çocuk babasıdır.

Bilimsel Çalışmaları:

1- Ibnü'l-Esir'in (ö.630/1233) İslam Tarihi adıyla Türkçe'ye çevrilen el-Kamil fi't-tarih adlı eserinin birinci cildinin tercümesi, Istanbul 1980
2- El-Ferra Hayatı Eserleri Arap Dili ve Edebiyatı'ndaki mevkii (Doktora tezi, İ.Ü.Edebiyat Fakültesi, İstanbul 1987)
3- "el-Ferra Hayatı Eserleri", Şarkiyat Mecmuası, İstanbul 1998, VIII, 197-210.
4- "Kur'an ve Arap Edebiyatı", İslami İlimler Araştırma Vakfı tarafından düzenlenen bilimsel toplantıda sunulan tebliğ olup yayımlanmıştır (Kur'an ve Tefsir Araştırmaları II, İstanbul 2001, s.39-49).
5- Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi'ne Cerir, Ebu Übeyd, Kasım b. Selam, Ferra ve diğerleri olmak üzere 50 civarında madde telif etmiş ve çok sayıda maddenin ilmi redaksiyonunu yapmıştır.

onlinearabic

Yorum (0)

Onlar Nasıl Öğrendiler? (1)

1949 yılında Kütahya'da doğdu. 1969'da Kayseri İmam-Hatip Okulunu, 1970'de Haydarpaşa Lisesini bitirdi. 1973'te İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsünden mezun oldu. Din görevlisi olarak öğrencilik yıllarında başladığı memuriyet görevini, Diyanet İşleri Başkanlığı'nın değişik kademelerinde sürdürdü. Bir süreöğretmenlik görevinden sonra 1977 yılında Samsun Yüksek İslâm Enstitüsüne asistan olarak atandı. 1980-1984 yılları arasında Belçika'da Din Bilgisi öğretmeni olarak görev yaptı. 1984 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi İlâhiyat Fakültesine öğretim görevlisi olarak naklen tayin olundu. 1988'de Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsünde Câhiliye Şiirinde ve Kur'an'da Teşbih adlı doktora tezini tamamladı. 1993 yılında doçent oldu. 1994'te Dokuz Eylül Üniversitesi İlâhiyat Fakültesinden Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'ne naklen atandı. 1999 yılında profesörlüğe yükseltildi. Halen Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde Arap Dili ve Belagati sahasında öğretim görevlisi olarak faaliyetlerini yürütmektedir. Ayrıca Diyanet İşleri Başkanlığı İslam Ansiklopedisi Arap Dili ve Edebiyatı bölümünde bölüm aşkanı olarak görev yapmaktadır.

Arapça eğitimi nasıl olmalı? Siz nasıl çalışırdınız?
Bir dili öğrenmede o dile karşı duyulan veya dil öğrenmeye karşı duyulan sevgi ve azim çok önemlidir. Yöntemler de metodlar da tabi belli ölçüde insana yardımcı olur. Mutlaka daha kestirme bir yöntem gerekiyor. Osmanlı zamanında insanlar yıllarca, emsile bina maksut avamil.. gibi eserler okuyormuş ama yıllarını veriyormuş, şimdi bukadar zamanımız yok, biraz daha kestirme yoldan gitmemiz gerekiyor. Burada da işte metodun önemi ortaya çıkıyor. Çok güzel metodlar var gerçekten, ama gramer de olmazsa olmaz. Şimdi bazı sırf konuşmaya yönelik uygulamalar oluyor. Bu uygulamalarda öğrenci konuşmayı öğreniyor ama harekesiz metinleri okuyamıyorlar. Sırf gramersiz veya tamamen gramerin ayrıntılarına boğarak verilen tüm metodlar yanlıştır. Benim yöntemim temel gramer konularından sonra bol metin çalışması yapmaktır. Çünkü aslında gramer, asıl amaca götüren bir vasıtadır. Şunu da söyleyeyim ben arap gramerini Arapça kitaplardan öğrenmedim. Türkçe kitaplar ozamanlar yeni yeni çıkıyordu. Onlardan okudum. Onları aldım kendi özel gayretimle çalıştım. Tabi imam hatipde aldığımız derslerin de faydası oldu ama özel gayretim vardı. Dil sevgisi çok mühim çünkü. Yoğun meşguliyetle Arapçamı ilerlettim. Kendi kendime hikayeler çözerdim. Çok sözlük eskittim. Sözlük kullanmadıkça bir kimse dili iyi öğrenemez sözlük eskimesi lazım ben imam hatipten beri sözlükle haşırneşirdim.

Belli kuralları hallettikten sonra bol metin çözmeye başladım, hikayeler, hikaye kitaplarını çözdükçe zevk alırdım. Fıkralarla espirili ifadelerle yoğunlaşırdım. Öyle bir yoğunluktan sonra artık ibarelere aşinalık kazanmaya başladım. önümdeki engeller kendi kendine bertaraf oldu ve bu sonucu elde ettim. Özel hocalardan ziyade kişisel çabam ve gayretim ve sevgim Arapçayı öğrenmemde etkili olmuştur. Özel hocalara da gittim, yaz tatillerinde… ama onlardan böyle derinlemesine birşey okumadım. Tatilin elverdiği sürece istifade etmeye çalıştım fakat asıl ilerlememde etkileri sınırlı kalmıştır. Derslerimin dışında hergün mutlaka düzenli olarak hikayeler çözerek çalışırdım. Doğrudan metinle başbaşa kalmak çok mühim. Tabi öncesinde belli dilbilgisi kurallarını öğrenmek lazım. Benim bir hocam vardı örnek vereyim. İzmir'de medrese usulu okuturdu. Kestane Pazarı medresesinde…, sonra müftülükten emekli oldu. Kendisinden ders alan öğrenciler 3 ay gibi kısa bir süre sonra gidip imtihanları kazanırlar müftülük veya vaizlik görevine başlarlardı. Benim yazım iyiydi, İsmail sen şu metni harekesiz yaz derdi, sonra öğrencilerini imtihan ederdi, Bu metni harekeleyin bakayım derdi. Bir metni harekeleyebilmek çok mühimdir. Hareke bir nevi gramerin özüdür. İki satırı harekeleyince gramer bilgisi ortaya çıkar insanın… Bu şekilde devamlı hareke irab hatasını sıfıra indirerek öğrencilerini eğitirdi. Neticede imtihanı kazanıyorlardı yani. Ben bunu enteresan bulurdum.

Mukaleme ayrı bir şey fakat bilimsel dil için mutlaka gramer gerekiyor. Mesela edebi metinleri Kur'an, hadis metinlerini yorumu ve tefsiri gramer inceliklerine bağlı olmazsa birşey ifade etmez. Bu bakımdan gramerin de belli ölçüde öğrenilmesi gerekiyor fakat vakit çok azsa bu noktada gramerin ayrıntılarından geçici olarak feragat etmek gerekiyor. İleride kişi kendisi de ayrıntıları öğrenip tamamlayabilir. Ama ana hatlarıyla kişinin grameri öğrenmesi gerekiyor. Temel taşları iyice bellettikten sonra örnekleriyle.. hatta grameri bilmek demek birer örnekle çalışmakla olmaz. Bol örnek üzerinde çalışmak lazım. Gramer ne zaman işe yarayacak? Karşınıza çıkan bir terkibin zorluğunu çözmemizde etkili olmuyorsa, ona ait kural hemen aklımıza gelmiyorsa gramer bilgisi oturmamış demektir. Bu nedenle bol örnekle hazmedilmiş olması gerekiyor.

Bir de hatamız bizim sarfa fazla ağırlık vermiyoruz, nahve ağırlık veriyoruz. Halbuki sarf daha önemli. Sarf kelimenin tüm harekesi nahiv ise kelimenin son harekesini bilmekle alakalı bir durum... Araplar konuşma dilinde sonlarını yuvarlarlar, çünkü son harfe hareke koymak her babayiğidin işi değildir. Bu bakımdan morfoloji, sarf çok önemli, maalesef arapların yazdığı kitaplar nahve ağırlık veriyor çünkü onların bu noktada ihtiyaçları var. Bizlerin ise ihtiyacı daha çok sarfa var. Hiçbir arap nasara'ya nüsera falan demez yani. Ama bizlerin bu noktada hata etme payımız daha yüksek. Osmanlı'da Arapça eğitiminin ilk once morfoloji yani sarf ile başlaması tesadüf değildir. Enteresandır yani, en çok geçen sigaları öne almışlar mesela, mazi sigalar daha çok kullanıldığı için nasara başa alınmıştır. En son gelen taaccüp sigalarını sona almışlardır, bütün sıralamaların bir özelliği gözetilmiştir. Bunu da doğru dürüst anlamadık. tetkik etmedik. Osmanlıya ait olunca bilimsel olamayacağını zannediyor insanlar.

Sarf kalıpları önemli bunları iyi bilmek önemli, bizde köklü bir morfoloji olmadığı için yanlış okumalar oluyor. Öğrenci karşısına çıkan kelimenin kökünü bilmeli. Bu da sarf bilgisiyle olur. Kelimenin kök yapısını bilmeyen öğrenci sözlük bile kullanamaz. Bu nedenle grameri verrirken evvela morfolojiye ağırlık vermek gerekiyor.
Bazı hafızlar var mesela ezberinde bir çok sureler var fakat bu bilgisini Arapçaya aktaramaz, bu bilgisini bir ezberden öteye götüremez. Bu da o kişilerin yeterli dil eğitimi almamalarından kaynaklanıyor. Ben hafızlığımın çok faydasını görmüştüm zamanında.
O dönemde şartlarımız şimdiki gibi değildi. Bir çok imkansızlıklar vardı. Bir iki kitap bulduğumuz zaman onlardan hemen istifade etmek isterdik. Arapların yazdığı eserlerde öğrenciyi alıştırmaya boğuyorlar. Uygulama önemli, bir dil ancak bol uygulamayla öğrenilir. İster yakından ister uzaktan eğitim olsun dilde uygulama çok önemlidir. Sıcağı sıcağına günü gününe takip ve çalışma çok önemli, az öz ama düzenli çalışmak… Dil biraz sure ister, diğer bilimler gibi değildir. Bir başka bir sahada belli bir sure çalışınca sizi tatmin edecek bir mesafe kaydedersiniz. Fakat dil öğrenmek öyle değildir, uzun bir süreç içerisine yayılarak halledilebilir, süreklilik ister. Emek ister. Bu bakımdan buna sabredecek sevgi ve çaba gerekir. Bunlar olmadan dil öğrenilmez. Öğrenciler hevesle başlıyorlar fakat bu süreç içerisinde ümitsizliğe düşüyorlar.
Siz böyle bir şey yaşadınız mı, yaşayanlar ne yapmalı?
Hayır ben böyle bir duruma düşmedim. Başta da dediğim gibi sevgi ve sabır bu işte çok önemli iki noktadır. Öğrenciyi bu ümitsizliğe düşüren faktörlerden biri de yanlış metod uygulamalarıdır. Onun düzeyine inememek, öğrenciyi sıkar. Anladığından başarabildiğinden hareketle uygulamalar yapmak lazım. Zoru verip ümitlerini kırmak yanlıştır. Bilimsel olarak bir dili öğrenmek istiyorsanız, çeviri yapacaksınız. Ne kadar çok metin çözerseniz o kadar ilerlersiniz. Yalnızca tek tip metinlere de saplanıp kalmamak lazım.
Dilin yaşı yoktur, yani öğrenilir. Dil için "yapacağım" diyebilmeli kişi, faydasına inanmalı. Arapça aslında Türkler için çok kolay öğrenilebilecek bir dildir çünkü dilimizde o kadar çok Arapça asıllı kelime vardır ki. Gayret önemli sonuçta, öğrencinin gayreti olmayınca metod ne olursa olsun yararı olmaz.
Bir de teslim olmak mühim. Teslim olmazsan hocanın dediğini yapmazsan bu olmaz.
Öğrencilik döneminizde Arapça çalışırken bu çalışmalarınız gününüzün ekseriyetini mi kaplıyordu yoksa günün sadece belli vakitlerinde mi Arapça çalışırdınız?
Yok efendim, ben çok az bir saat çalışırdım. Mümkün değil yani, bakınız ben bunu lisedeyken öğrendim, çok az bir zamanımı harcardım ama devamlı hergün çalışırdım. Bir sürü dersim vardı, ve çalışkan bir öğrenciydim. Bunun içerisinde Arapçaya az ama düzenli olarak vakit ayırırdım. Dersi derste öğrenirdim, yığarsınız dili karman çorman olur diğer çalışmalar benzemez. Günü gününe öiğrenmeniz lazım, dersten sonra bir tekrar ederek yatın derim ben. Ama tutar mı öğrenci? Tutanı çok az oluyor maalesef. Öğrenci genelde yığmayı seviyor… İmtihandan imtihana çalışıyor. Dil buna asla gelmez, öğrenemezsiniz o zaman ve dilin adını da "zor dil"e çıkarı verirsiniz! Günü gününe takip etmesi lazım, buna inandırmak gerekiyor inanmak gerekiyor. Sıcağı sıcağına çalışmak gerekiyor.
Not defteri olacak, bilmediği kelimeleri kaydedecek, onları bulacak, kullanacak, boş zamanlarında hikayeler okuyacak, yani o kadar çok boş zamanımız var ki aslında… batılılar bu konuda çok müthiş…
Yurtdışına çıkmak şart mı?
Akıcı konuşmak için dilin konuşulduğu atmosfere gitmek gerekiyor. Ama bunun için önce bir temel oluşturulması lazım. Burada mesela dil labaratuvarları kurduk konuşturamadık, uydu yayını, arap hocalar falan bunlar yetersiz kalıyor. Sadece bir kaç öğrenci belki sivrilip çıkıyor koca sınıftan. Onlar da özel merakı ve ilgisi olanlar… Bakınız ben bir örnek vereyim: öğrencim var bende yüksek lisans yaptı. Çırağan Sarayı'nda Dolmabahçe'de rehbedir. Kendisi güzel sanatlar mezunu, yani imamhatip mezunu da değil, alt yapısı yoktu Arapça hususunda, fakat öyle azimle çalışıyor ki.. Yapacağım demiş ve yapmış gerçekten. Şimdi Arap turistlerle haşır neşir ola ola konuşmasını da üst düzeye çıkardı. O konuşmayı ve bir çok lehçesini de anlamayı da başarıyor. Demek ki "yapacağım" denince oluyor yani.
Öyle azimli insanlar var ki adam radyoyla yatıp kalkıyor, sürekli kulaklık Arap radyolarını dinliyor. Ve bir sure sonra onların yayınlarını anlayabilir hale geliyor. Tabi konuşmak da önemli, bu ağız da birşeyler demesi lazım… Bir temeliniz varsa önce dinlersin, Arapça yayınları… sonra kendiniz cümleler kurmaya çalışırsınız ve yazarsınız.. dili bilmek budur zaten!.. İmkanlar dahilinde yurtdışına bir Arap ülkesine gidilebilirse bu mükemmel olur. Fakat öncesinde belirli bir temeli oluşturmuş olmak gerek, yoksa o da bir işe yaramaz. Yok, imkanlar sınırlı da gidilemiyorsa, ozaman azminizi ve sevginizi bu noktada harekete geçirip sıkı çalışmanız lazım. Sürekli Arapça yayınları takip etmek, onların fonetik açıdan düşünce tarzlarını yakalamak, yani bir cümleyi kurarken nasıl düşünüyor, zihni kelimeleri nasıl sıralıyor bunları yakalamak, Arap turistlerle haşır neşir olma imkanı varsa bunları değerlendirmek faydalı olur. Günümüzde artık internet yoluyla da bir takım irtibatlar sağlanabiliyor. Bu imkanlar doğru ve düzenli değerlendirilirse ve azimle çalışılırsa başarılmayacak diye birşeyden söz edilemez.
Arapçaya karşı duyulan ürkeklik, çekingenlik niye?
Arapçaya, Arap kültürüne, herhangi bir Arap harfine bile ters bakan, kötü bakan bir kesim var maalesef. Halbuki o devirler geçti artık. Çağımızda bu günkü gerçekler çok daha başka... Dil olgusu, özellikle de Arapça olgusu tüm dünyada artık daha farklı değerlendiriliyor. Arapça Birleşmiş Milletlerin ilan ettiği en mühim iletişim dillerinden biridir. Arap ülkeleri çok zenginler… Müthiş fırsatlar var, iletişim dili olarak da bilim dili olarak da Arapça çok önemli ama işte belli saplantılara takılıp kalanlar var, bu yanlış... Ufkumuzu geniş tutmak zorundayız. Ülkemizde Arapçayı da diğer diller arasında bir dil olarak algılama eğilimi gittikçe artıyor. Nasıl ki Avrupa ile Amerika ile irtibat kurmak isteyenlerin İngilizceyi öğrenmek zorunda olması gibi, Orta Doğuyla irtibat kurmak istiyen herkes Arapçayı öğrenmek zorundadır. Bu bir ticari irtibat olabilir, bir bilimsel irtibat olabilir hiç farketmez.. Dil iletişim ve irtibat aracıdır… Ülkemizde maalesef Arapça'ya gereken önem gösterilmiyor, kötü çağrışımlar uyandıracak eğilimler sürekli destekleniyor… Bu tabuları yıkmak gerek, aklı selimle hareket etmek gerekiyor. Sizin çalışmanız bu meyanda önemli bir adım. Arapçanın öcü olmadığını İngilizce gibi, Fransızca gibi, Almanca gibi yabancı diller arasında bir yabancı dil olduğunu anlatma noktasında bir çalışma yürütüyorsunuz. Tebrik edyorum. Bu dil ile alakası olan akademik, bilimsel, ticari çevrelerin sizin bu gayret ve çabalarınıza sessiz kalmamasını, destek olmasını diliyorum.
Bize vakit ayırarak değerli fikirlerini paylaştığınız için teşekkür ederiz.

onlinearabic

Yorum (0)

MISIR

Resmi adı: Mısır Arap Cumhuriyeti

Başkenti: Kahire (Nüfusu: 16 milyon)

Diğer önemli şehirleri: İskenderiye, İsmailiyye, Asyut, Cize, Port Said, Minye, Asvan, Süveyş, Tanta, Dimyat.

Yüzölçümü: 998.774 km2

Nüfusu: 57 milyon (1993 tahmini). Nüfusun % 45'i şehirlerde yaşamaktadır. Ortalama ömür 60 yıldır. Çocuk ölümlerinin oranı binde 72'dir. Nüfusun % 40'ını 14 yaşın altındakiler oluşturmaktadır.

Km2 başına düşen insan sayısı: 57

Nüfus artış hızı: % 2.7

Etnik yapı: Mısır halkının yaklaşık % 91'ini Araplar oluşturmaktadır. Arapların % 91.5'i Müslüman, kalanı hıristiyandır. İkinci önemli etnik unsur nüfusun % 7'sini oluşturan kıptilerdir. Kıptilerin tamamı hıristiyandır. Kıptilerin kendilerine özel bir dilleri vardır. Ancak bugün artık Kıptice konuşan kalmamıştır ve Kıptiler de Arapça konuşmaktadırlar. Kalan nüfusu Avrupalı hıristiyan etnik unsurlarla, Nubiyalı, Beja, Arnavut, Berberi gibi değişik kökenlerden gelen Müslüman etnik unsurlar oluşturmaktadır.

Dil: Resmi dili Arapça'dır. Halkın tamamına yakını Arapça konuşur. Bazı küçük etnik unsurlar kendi aralarında mahalli dillerini konuşurlar.

Din: Resmi din İslâm'dır. Halkın % 91'i Müslümandır. Kalan nüfusu kıpti kökenli ortodoks hıristiyanlar (kıptiler diğer ortodokslardan farklı bir inanca sahiptirler), Rum kökenli ortodokslar, Arap kökenli Maruni hıristiyanlar ve çeşitli Avrupa ülkelerinden Mısır'a yerleşmiş olan katolik ve protestan hıristiyanlar oluşturmaktadır. Müslümanların tamamına yakını sünni çoğunluğu Şafii, önemli bir kısmı da hanefidir.

Coğrafi durumu: Kuzeydoğu Afrika ülkelerinden olan Mısır, kuzeyden Akdeniz, doğudan Kızıldeniz ve Filistin, güneyden Sudan, batıdan Libya ile çevrilidir. En yüksek yeri Sina yarımadasında bulunan Katerina Dağı (2637 m.)'dır. En önemli akarsuyu Nil nehridir. Topraklarının sadece % 4'ü tarım alanı kalanı çöldür. Tarıma elverişli toprakların önemli bir kısmı Nil vadisinde bulunmaktadır. Akdeniz kıyısında ve Nil'in Akdeniz'e döküldüğü noktada bulunan başkent Kahire'de yıllık sıcaklık ortalaması 21.9 derece, yıllık yağış ortalaması 42 mm.'dir. Yine Akdeniz kıyısında ve Sina Yarımadası'yla asıl Mısır topraklarının birleşme noktasında bulunan Port Said'de bu oran 21.2 derece/173 mm.'dir.

Yönetim şekli: Mısır görünüşte çok partili demokratik bir sistemle yönetilmektedir. Ülke 11 Eylül 1971'de yürürlüğe konan anayasayla yönetilmektedir. En üst yönetici olan cumhurbaşkanı geniş yetkilere sahiptir. Cumhurbaşkanı genel seçimle belirlenir. Ancak 1952 darbesinden sonra gerçekleştirilen bütün cumhurbaşkanlığı seçimleri tek adaylı olmuş ve o tek aday da oyların hep % 90'dan fazlasını almışlardır. Başbakan cumhurbaşkanı tarafından tayin edilir. Yasama yetkisi 454 üyeli ve üyeleri genel seçimle belirlenen parlamentodadır. Ancak seçimler açık oy, gizli sayım usulüyle yapıldığından halkın büyük bir çoğunluğu mevcut sisteme karşı olduğu halde iktidar partisi her seçimde oyların % 90'dan fazlasını almaktadır. Muhalefet partileri adil ve dürüst olmadığı gerekçesiyle 1991'de gerçekleştirilen en son genel seçimleri boykot ettiler. Mısır'da evlilik, boşama gibi özel haller hakkında İslâm hükümleri, ticarette, cezalandırmada ve idari mekanizmada ise Avrupa'dan ithal edilmiş kanunlar uygulanır. Yani karma bir hukuk sistemi hâkimdir. Mısır, BM, İKÖ (İslâm Konferansı Örgütü), Arap Devletleri Birliği, Afrika Birliği Örgütü, IMF (Uluslararası Para Fonu), İslâm Kalkınma Bankası gibi uluslararası örgütlere üyedir.

Siyasi partiler: Mısır'daki siyasi partilerin başta gelenleri şunlardır: â Milli Demokratik Parti: Mısır'da hâlen iktidarı elinde tutan partidir. Batı yanlısı ve laik bir anlayışa sahip olan bu parti aynı zamanda cumhurbaşkanı Hüsni Mübarek'in partisi olarak bilinmektedir. Çalışma (Amel) Partisi: Daha önce sosyalist çizgide olan bu parti bugün İslâmi bir çizgiyi benimsemiş bulunuyor. Partinin bu çizgiyi benimsemesinde en önemli etken Müslüman Kardeşler'in bu partiyle ilişki içine girmesi ve genel başkan İbrahim Şükri'nin bu ilişkiden sonra İslâmi anlayışı bütünüyle kabul etmesi oldu. Çalışma Partisi'nin İslâmi çizgiyi benimsemesinden sonra sosyalist anlayışa bağlı kalmakta ısrar edenler partiden ayrıldılar. Partinin Müslüman Kardeşler'le ilişkisi hâlen devam ediyor. Partinin çıkardığı eş-Şa'b adlı gazetede Müslüman Kardeşler mensubu birçok yazar da yazı yazıyor. Yeni Vefd Partisi: Yaşlı siyasetçi Fuad Siracuddin'in liderliğindeki bu parti batıcı, liberal ve laik bir anlayışı savunmaktadır. Ahrar (Özgürler) Partisi: Mustafa Kâmil Murad'ın liderliğindeki Ahrar Partisi de Arap milliyetçiliğini ve batıcı, laik anlayışı savunur.

İdari bölünüş: 26 ile ayrılır.

Tarihi: Mısır, Hz. Ömer (r.a.) döneminde Amr bin As (r.a.) komutasında İslâm ordusu tarafından 639 - 642 yılları arasında fethedilmiştir. Bu tarihten sonra Mısır, 868 yılına kadar hilafete bağlı valiler tarafından yönetildi. 868'de Mısır'ın yönetimi Türk asıllı Tolunlular'ın eline geçti. Tolunlular'ın yönetimi 905'e kadar sürdü. Bu tarihten sonra yine yeniden hilafeti temsil eden Abbasilerin eline geçti ve 934'e kadar onların yönetiminde kaldı. 934'te Mısır'da İhşidiler adında ikinci bir Türk hanedanlığı kuruldu. İhşidiler'in yönetimi 969'a kadar sürdü. Bu tarihte Mısır'a daha önce merkezleri Tunus'ta bulunan Fatımiler hâkim oldular ve 973'te de merkezlerini Kahire'ye taşıdılar. (Fatımiler hakkında ayrıca Tunus tarihine bkz.) Fatımiler her tarafta kendi inançlarını yaymak için çeşitli baskı yollarına başvuruyorlardı. Fatımilerin Mısır'daki saltanatları 1171'e kadar sürdü. Bu tarihte Mısır, Salahuddin Eyyubi'nin kurmuş olduğu Eyyubiler devletinin hâkimiyetine geçti. Eyyubiler de Mısır'a 1250'ye kadar hükmettiler. Bu tarihten sonra Mısır'a Memlükler hükmetmeye başladılar. Memlükler Bağdat'ın Moğollar tarafından işgal edilmesinden sonra Abbasi hilafetinin Kahire'de varlığını sürdürmesine imkân sağladılar. (Bu konuda Irak tarihine bkz.) Memlüklerin saltanatı 1517'de Mısır'ın Osmanlılar tarafından fethedilmesine kadar sürdü. Mısır, Osmanlılar tarafından fethedildiğinde hilafet de Osmanlı Devleti'ne geçti. Bu tarihten sonra Mısır Osmanlı Devleti'ne yani hilafete bağlı bir vali tarafından yönetilmeye başladı. Ancak 1805'te Mısır valisi olan Kavalalı Mehmed Ali Paşa hilafete baş kaldırarak Mısır'da yarı bağımsız bir yönetim oluşturdu. Mehmet Ali Paşa'dan sonra da onun ailesinden gelen şahıslar vali sıfatıyla ancak Babı Ali'den kopuk bir şekilde Mısır'ı yönetmeye devam ettiler. Bu valilerin ülkeyi yönettikleri dönemlerde İngilizler de çeşitli yollardan Mısır'a girmiş, Mısır'da hükümet üzerinde söz sahibi olmaya başlamışlardı. 1914'te de tamamen İngilizler tarafından işgal edildi. İngilizlerin doğrudan işgalleri 1922'ye kadar sürdü. 15 Mart 1922'de ülkeye resmi olarak bağımsızlık verildi. Ancak yönetim yine büyük ölçüde İngilizlerin direktifleri doğrultusunda hareket ediyordu. Bağımsızlık sonrasında I. Fuad, Mısır krallığına getirildi. 1936'da onun ölmesi üzerine oğlu Faruk krallığa geçti. Kral Faruk'un yönetimine 26 Temmuz 1952'de gerçekleştirilen askeri darbeyle son verildi. Darbeden sonra Tümgeneral Muhammed Necib devlet başkanı oldu. Ancak iki yıl sonra 25 Şubat 1954'te Cemal Abdünnasır yönetime el koyarak Necib'i görevden uzaklaştırdı. Abdünnasır dönemi tam bir dikta ve zulüm dönemidir. Abdulkadir Udeh ve Seyyid Kutb başta olmak üzere çok sayıda Müslüman ilim adamı ve düşünür onun zamanında idam edilmiştir. Abdünnasır zulmünden en çok nasip alanlar Müslüman Kardeşler cemaatinin mensupları olmuştur. Bu cemaatten pek çok kimse hapse atıldı ve çoğunluğu ancak Abdünnasır'ın ölümünden sonra hapisten çıkabildi. Abdünnasır sosyalist anlayışa dayalı bir Arap milliyetçiliğini savunmuştur. Onun fikirleri pek çok Arap ülkesine Nasırcılık adıyla yayılmıştır. Abdünnasır döneminde Mısır iki ayrı savaşa girdi ve ikisinden de ağır yenilgiyle çıktı. Bunlardan birincisi 1956 Süveyş savaşıdır. Bu savaş Mısır yönetiminin Süveyş kanalını millileştirme kararı alması üzerine çıktı. Bu karar üzerine İsrail, 1956 Ekim'inde İngiltere ve Fransa ile anlaşarak Mısır'a saldırdı. İsrail'i böyle bir saldırıya teşvik edenler daha önce Süveyş kanalını istedikleri gibi kullanan Fransa ve İngiltere'ydi. İngiltere ve Fransa'yla ortak hareket eden İsrail bu saldırıda Gazze bölgesiyle Sina yarımadasını işgal etti. Ancak birtakım diplomatik sebeplerden dolayı 7 Mart 1957 tarihinde işgal ettiği bu topraklardan çekildi. İkinci savaş da 1967 Arap - İsrail savaşıdır. Arap - İsrail savaşlarının en geniş çaplısı Altı Gün Savaşı diye de anılan 1967 Haziran savaşıdır. Bu savaş İsrail'in 5 Haziran 1967 sabahı Mısır'a saldırmasıyla başladı. İsrail uçakları önce Akdeniz üzerinden Mısır'ın batı tarafındaki hava alanlarını bombalayarak üç saate yakın bir süre içinde 300 kadar Mısır askeri uçağını yerde imha ettiler. İsrail uçaklarının bu saldırı esnasında Akdeniz'deki Amerikan filosundan ikmal yaptıkları ileri sürülmüştür. İsrail hemen ardından Gazze bölgesine ve Sina yarımadasına doğru karadan ve havadan saldırıya geçti. Mısır askerleri bu saldırı karşısında ciddi bir direniş göstermeden Gazze'yi ve Sina'yı İsrail'e teslim ettiler. Bu olayda zamanın Mısır devlet başkanı Cemal Abdünnasır'ın bir ihanetinin de söz konusu olduğu ileri sürülmektedir. Mısır, Sina yarımadasını ancak 1978'de imzalanan Camp David anlaşmasıyla geri alabilmiştir. Abdünnasır'ın 28 Eylül 1970'de ölmesinden sonra cumhurbaşkanlığına Muhammed Enver Sâdât geçti. Enver Sâdât başlangıçta biraz yumuşak bir politika izledi. Abdünnasır'ın siyasi düşüncelerinden dolayı hapse atmış olduğu kişileri serbest bıraktı. Ancak daha sonra o da zulme ve şiddete başvurdu. Mısır'ın İsrail'i resmen tanımasını ve diplomatik ilişkiler kurmasını sağlayan Camp David anlaşması Sâdât döneminde imzalanmıştır. Bu anlaşmadan sonra Arap ülkelerinin geneli Mısır'la diplomatik ilişkilerini kestiler. Ancak daha sonra tekrar başlattılar. Enver Sâdât 6 Kasım 1981 tarihinde öldürüldü. Onun arkasından cumhurbaşkanlığına Muhammed Hüsni Mübarek getirildi. Hâlen bu görevi sürdüren Mübarek şiddet ve zulümde Sâdât'ın çok önüne geçti. Mübarek 4 Ekim 1993'te tek aday olarak girdiği cumhurbaşkanlığı seçimlerinde kendini bir altı yıl için daha cumhurbaşkanı seçtirdi.

Dış problemleri: Mısır'ın Sudan'la bir Halayib meselesi vardır. Bu mesele Mısır yönetimi tarafından Sudan'daki yönetimin ülkede İslâm kanunları uygulama kararı almasından sonra ortaya çıkarıldı. (Halayib meselesi hakkında Sudan'ın dış problemlerine bkz.) Mısır'ın, Sudan'la daha başka problemleri de vardır. Bu problemlerin tamamı Sudan yönetiminin İslâmi bir çizgiyi benimsemesinden sonra Mısır tarafından ortaya atıldı. Mısır, Sudan hükümetinin Mısır'daki İslâmi akımlara mensup gençleri askeri yönden eğitmek amacıyla Kuzey Sudan'da kamplar kurduğunu ileri sürdü. Çeşitli Batılı yayın organları da bu konuda asılsız haberler yayınlayarak Mısır'ın tutumunu haklı çıkarma gayretine girdi. Bu ve benzeri konular iki ülke arasında siyasi ve ekonomik problemlere yol açtı.

İç problemleri: Mısır'ın en önemli iç meselesi yönetimin halkla bütünleşememesinden kaynaklanan devlet terörünün sebep olduğu halk tepkisi ve bu tepkinin doğurduğu siyasi olaylardır. Mısır'da özellikle İslâmi cemaatler üzerinde çok ağır bir baskı vardır. Bazı cemaatlerin bu ağır baskıya fiili eylemlerle cevap vermeleri ülkede zaman zaman silahlı çatışmalara ve şiddet olaylarına sebep olmaktadır. Mısır yönetimi yürüttüğü devlet terörüne kanuni bir dayanak bulmak amacıyla 16 Temmuz 1992'de "Terörle Mücadele Kanunu" adıyla bir kanun çıkarttı. Bu kanun emniyet güçlerine şüpheli gördükleri kişileri hiçbir mahkeme kararına gerek görmeden tutuklayarak altı ay tutuklu bulundurma hakkı veriyor. Kanun aynı zamanda yönetimin terör örgütü olarak adlandırdığı İslâmi cemaatlere mensup olanlara veya bu cemaatlere sempati duyanlara 5 yıla kadar ağır hapis cezası verilebileceği hükmü içeriyor. Bu kanunun uygulamaya konması problemi daha da çetrefil hale getirdi. Mısır emniyet güçleri İslâmi cemaatlerin güçlü olduğu Asyut ve çevresine değişik zamanlarda havadan hareketler düzenlediler. Bunun yanı sıra başkent Kahire'nin bazı kenar mahallelerine kalabalık askeri birliklerle saldırılar düzenlendi. Çok sayıda insan öldürüldü. Yine İslâmi akımlara mensup olmalarından dolayı birçok insan mahkeme kararıyla idam edildi.

İslami Hareket: Mısır'da İslâmi hareket üzerindeki baskı İngiliz işgali döneminde başlayarak hiç kesintiye uğramadan devam etti. Bağımsızlık sonrası baskı işgal dönemini aratmayacak derecede oldu. Devlet terörü İslâmi anlayış sahibi pek çok insanın canını aldı. Bu yüzden Mısır'daki İslâmi hareket kitle tabanını fiili mücadelenin içine çekme konusunda yeterince başarılı olamadı. Buna rağmen insanlara İslâmi anlayışı kazandırmada büyük başarılar gerçekleştirdi. Hilafetin ortadan kaldırılmasından sonra yeniden bu kurumu hayata geçirmeyi ve İslâm'ı devlete hâkim kılmayı amaçlayan İslâmi hareketin beşiği olarak sayabileceğimiz Mısır'da en geniş kitle tabanına sahip cemaat Müslüman Kardeşler cemaatidir. Oldukça düzenli bir hiyerarşik yapıya sahip olan Müslüman Kardeşler'in kurucusu Hasan el-Benna, şimdiki genel mürşidi ise Muhammed Hamid Ebu'n-Nasr'dır. Müslüman Kardeşler hemen hemen bütün Arap ülkelerine yayılmıştır. Bu cemaatin birçok Avrupa ülkesinde de faaliyetleri vardır. Müslüman Kardeşler cemaati fiili eylemlere girmiyor. Faaliyetleri genellikle tebliğ ve davet çalışmalarından ibaret. Bazı sosyal ve ticari kuruluşlar kurdu. Ancak hükümet hiçbir gerekçe göstermeden bunların hepsini kapattı. Yayın yoluyla faaliyet yürütmeleri devlet tarafından engelleniyor. Müslüman Kardeşler'den sonra en çok adını duyuran ve etkinlik gösteren cemaat Prof. Ömer Abdurrahman'ın düşüncelerini benimsemiş olan Tanzimu'l-Cihad hareketidir. Bu cemaatin mensupları rejime karşı sert bir mücadele vermekten yanalar ve zaman zaman silahlı eylemlere giriyorlar. Bu cemaat içinde iyi bir hiyerarşik yapı mevcut değil. Tanzimu'l-Cihad daha çok güney bölgelerde güçlü durumda. Hareket ve eylemi savunan bir diğer cemaat da İslâmi Cemaat. Bu cemaat çalışmalarını daha çok üniversite öğrencileri arasında yoğunlaştırıyor. Mısır'daki İslâmi cemaatlerin ileri gelenlerinden biri de Hafız Selâme'nin liderliğindeki İslâmi Hidayet Cemaati. Bu cemaat daha çok eğitim çalışmalarına ağırlık veriyor ve çeşitli eğitim kurumları açmış durumda. Cemaatu Ensâri's-Sunneti'l-Muhammediyye adında selefi anlayışı benimsemiş olan bir cemaat mevcut. Bu cemaat daha çok Müslüman halk arasındaki birtakım itikadi sapmalar üzerinde durduğundan sisteme yönelik mücadelede pek etkili değil. Selefilik hareketi daha çok orta tabaka ve gençlik üzerinde etkili. Selefilerin düşünce itibariyle farklı İslâmi cemaatlerin mensuplarını etkiledikleri görülüyor. Sudan'daki aynı adı taşıyan cemaat Mısır'dakinin bir uzantısıdır. (Bu konuda Sudan'daki İslâmi cemaatlere bkz.) Hizbu't-Tahrir ve Tebliğ cemaati gibi merkezleri Mısır dışında olan bazı cemaatlerin de Mısır'da faaliyetleri mevcut. Ancak bunların çalışmaları fazla etkili değil. Siyasi partiler içinde İslâmi anlayışı ve çizgiyi benimsemiş olan tek parti Çalışma (Amel) Partisi.

Tanınmış İslâmi Hareket Önderleri: Hasan el-Benna: 1906'da Mahmudiye'de dünyaya geldi. İlk eğitimi Mısır'ın sayılı alimlerinden olan babası Ahmed bin Abdurrahman el-Benna'dan aldı. Sonra Reşadiye medresesinde tanınmış ilim adamı Muhammed Ebu Zehra'nın gözetiminde ilim tahsil etti. Küçük yaşlarda Kur'an-ı Kerim'i ezberledi. Reşadiye'deki eğitiminden sonra Dimenhur İlköğretmen Okulu'nu, sonra Kahire Dâru'l-Ulum Fakültesi'ni bitirdi. 1927'de burayı bitirdikten sonra İsmailiye'de ilkokul öğretmeni olarak göreve başladı ve Müslüman Kardeşler Cemaati'nin temelini 1928'de burada attı. Bu cemaat kısa zamanda Mısır'ın her tarafına yayıldı. Hatta çok geçmeden Mısır dışına da yayılarak bütün İslâm ümmetini fikri yönden etkiledi. Hasan el-Benna 12 Şubat 1949'da öldürüldü. İçişleri bakanlığı yetkilileri onun kurşunlandıktan sonra kaldırıldığı hastaneye kimsenin girmesini engelleyerek tedavisini geciktirmek suretiyle aldığı yaralardan ölmesine sebep olmuşlardır. En önemli eseri 12 ciltten oluşan risaleleridir. Bunların dışında da birçok eseri yayınlanmıştır. Seyyid Kutub: 1906'da Asyut'ta, dindar ve ilim sahibi bir ailede dünyaya geldi ve ilk ilmi tahsilini ailesinden aldı. İlkokuldan sonra el-Ezher'in orta kısmını, sonra Kahire Üniversitesi Daru'l-Ulum Fakültesi'ni bitirdi. 1933'te de bu fakültede Edebiyat hocası olarak görev yapmaya başladı. Gençlik döneminde izlediği bazı edebiyatçıların ve yazarların etkisiyle bir dönem sosyalist düşünceyi benimsedi. Ancak daha sonra bu düşüncelerinden vazgeçerek İslâm'ı bir bütün olarak benimsedi. Kendisi sosyalist anlayışın etkisinde kaldığı dönemi cahiliye dönemi olarak adlandırır. 1941'de sosyoloji doktorası yapmak üzere Amerika'ya gitti. Bu arada Müslüman Kardeşler cemaatiyle de irtibat kurdu ve ABD dönüşünde tamamen bu cemaatin bir mensubu olarak çalışmaya başladı. 1954'te Abdünnasır'ın Müslüman Kardeşler'e karşı açtığı savaşta tutuklandı ve 29 Ağustos 1966'da idam edildi. Seyyid Kutub'un en önemli eseri Fi Zilali'l-Kur'an (Kur'an'ın Gölgesinde) adlı tefsiridir. Bunun dışında da çok sayıda ilmi, fikri ve edebi eser yazmıştır.

Ekonomi: Mısır ekonomisi tarım, hayvancılık ve turizme dayanır. Tarım daha çok Nil vadisinde yapılmaktadır. Tarım ürünlerinden ve hayvancılıktan elde edilen gelirin gayri safi yurtiçi hasıladaki payı % 20'dir. Çalışan nüfusun % 40'ı bu sektörlerde iş görmektedir. Üretilen tarım ürünlerinin başında pamuk gelir. Bunun yanı sıra tahıl ve çeşitli sebzeler de üretilmektedir. 1992'de 14 milyon 700 bin ton tahıl, 2 milyon ton yer bitkileri, 460 bin ton baklagiller, 4 milyon 800 bin ton meyve, 9 milyon 360 bin ton sebze üretilmiştir. 1992'de ülkede 3 milyon 20 bin baş sığır, 4 milyon 350 bin baş koyun, 115 bin baş domuz bulunuyordu. Balıkçılık da yaygındır. 1991'de % 28'i denizden, % 72'si iç sulardan olmak üzere yaklaşık 300 bin ton balık ve deniz ürünü avlanmıştır. Mısır'da demir, fosfat, manganez, çinko ve altın cevheri gibi bazı madenler çıkarılmaktadır. Maden gelirleri gayri safi yurtiçi hasılanın % 2'sini oluşturur. Bir miktar da petrol üretilmektedir. 1992'de toplam 346 milyon varil petrol üretmiştir. 1993'teki petrol rezervi 3 milyar 595 milyon varil olarak tahmin ediliyordu. 1992'de 8 milyar 915 milyon m3 de doğal gaz üretmiştir. 1993'teki doğal gaz rezervi de 350 milyar m3 olarak tahmin ediliyordu. Orman ürünlerinden de belli oranda yararlanılmaktadır. 1991'de 2 milyon 300 bin m3 tomruk üretilmiştir. Mısır tarihi eser yönünden oldukça zengin bir ülkedir. Kahire'deki Amr bin As, Hz. Hüseyin, Sultan Hasan, Ezher, Tulunoğlu, İmam Şafii, Mehmed Ali Paşa camileri ve piramitler başta gelen tarihi eserlerdendir. Kahire'de çok sayıda antik ve İslâmi eserin sergilendiği müzeler mevcuttur. Bütün bu tarihi zenginlikler Mısır'a çok sayıda turist çekmektedir. Mısır'ın 1991'deki turizm gelirleri 2 milyar doların üstüne çıkmıştır. Dış ticaretindeki açığın bir kısmını turizm gelirleriyle kapatmaktadır.

Para birimi: Mısır Cuneyhi

Gayri safi milli hasılası: 37 milyar dolar. (Yıllık safi artış: % 4.5)

Kişi başına düşen milli gelir: 650 dolar.

Dış ticaret: İhraç ettiği ürünlerin başında pamuk, tekstil ürünleri, fosfat, manganez ve çeşitli tarım ürünleri gelir. İthal ettiği malların başında da ulaşım araçları ve yedek parçaları, savunma araç ve gereçleri, makineler, kimyasal maddeler, gıda maddeleri, maden ürünleri ve petrol ürünleri gelir. Dış ticaretinde birinci sırayı İngiltere ve İtalya alır. Bu ülkelerden sonra da ABD ve İsrail gelir. 1992'de dış ticareti 5 milyar 250 milyon dolar açık vermiştir.

Sanayisi: Sanayi kuruluşlarının başında gıda maddesi, meşrubat ve sigara üretimiyle ilgili kuruluşlar gelmektedir. Bu nitelikteki sanayi kuruluşları tüm sanayi kuruluşlarının yaklaşık % 28'ini oluşturur. İkinci sırada tekstil ve deri fabrikalarıyla konfeksiyon atölyeleri gelir. Bu sektörlerle ilgili sanayi kuruluşları da tüm sanayi kuruluşlarının % 18'ini oluşturmaktadır. Mısır'da üretilen pamuğun önemli bir kısmı kendi fabrikalarında işlenmektedir. Bunun yanı sıra demir çelik, inşaat, elektrik donanımı, bazı mekanik aletler üretimi, madeni ve toprak eşya üretimi, kimya, mobilya, kâğıt, ilaç, plastik vs. sektörleriyle ilgili sanayi kuruluşları da bulunmaktadır. Sanayi gelirlerinin gayri safi yurtiçi hasıladaki payı % 20'dir. Çalışan nüfusun yaklaşık % 13'ü sanayi sektöründe iş görmektedir. Buna maden tesislerinde çalışanlar da dahildir.

Enerji: Mısır'da 1991'de 40 milyar 460 milyon kw/saat elektrik üretilmiştir. Aynı yıldaki elektrik tüketimi de bu rakama eşittir. Elektrik enerjisinin % 75.5'i termik santrallerden, % 24.50'i hidroelektrik santrallerinden elde edilmektedir. Kişi başına yıllık elektrik tüketimi ortalama 754 kw/saattir.

Ulaşım: Başkent Kahire'de uluslararası trafiğe açık 2 adet havaalanı bulunmaktadır. Bunlardan başka ülke genelinde iç trafikte kullanılan 8 havaalanı mevcuttur. Süveyş, Port Said ve İskenderiye'de ihracat ve ithalatta kullanılan birer büyük liman vardır. Bunlardan başka gerek Kızıldeniz ve gerekse Akdeniz sahilindeki birçok şehirde liman mevcuttur. Mısır'ın 100 grostonun üstünde yük taşıyabilen 445 gemiye, 8831 km.'lik demiryolu, 45.500 km.'lik karayolu ağına sahiptir. Bu ülkede ortalama 40 kişiye bir motorlu ulaşım aracı düşmektedir.

Eğitim: Mısır'da ilk öğretim 6 yaşında başlar ve ilköğretim de, orta öğretim (ortaokul ve lise) altışar yıl sürer. 15.000 ilkokul, 6600 genel ortaöğretim kurumu, 550 mesleki ortaöğretim kurumu bulunmaktadır. İlkokul çağındaki çocukların % 75'i bu öğretimden yararlanabilmektedir. Mısır'da 14 üniversite, 6 yüksekokul, 26 araştırma enstitüsü mevcuttur. Oldukça uzun bir geçmişi olan el-Ezher Üniversitesi Mısır'ın bir sembolüdür. Ancak bugün bu üniversite eski statüsünü ve seviyesini büyük ölçüde kaybetmiştir. el-Ezher'in bünyesinde her kademede eğitim kurumları bulunmaktadır. Mısır'da üniversite çağındaki gençlerden üniversiteye kayıt yaptıranların oranı % 20'dir. 25 yaşın üzerindekilerin % 4.2'si yüksek öğrenim görmüştür. Okuma yazma bilenlerin oranı da % 49'dur

Sağlık: Mısır'da 1600 hastane, 33.530 doktor, 6000 diş doktoru, 50.000 hemşire mevcuttur. 1700 kişiye bir doktor düşmektedir.

Ahmet VAROL

Yorum (0)

Klasik Arapça öğrenim metodunun problemi ne? (2)

Soru şuydu: Peki, sarf ve nahiv, ikiz kardeşleri olan fesahat ve belagatten nasıl ayrıldı?

Bittabi önce bir ve beraber idi. Buna, Arap gramerinin babası ve dil dâhisi Sibeveyh’in el-Kitab’ını misal vermiştik. Bu ayrımın başımıza ne çoraplar ördüğünü bilmeyen bazı çağdaş nahivciler hâlâ Sibeveyh’i “nahivci”, el-Kitab’ı “nahiv kitabı” gibi takdim ederler. Oysaki o, eserinde “lafızlar ve manaları”, “sözün güzeli ve çirkini” ve “mecaz” bahislerine derinlemesine dalmış bir dil allamesi.

Sibeveyh, Basra okuluna mensuptu. Ünlü kitabı Basralı hocası ve ilk Arap lugatı sahibi büyük dil arkeologu Halil b. Ahmed’in ders notlarından oluşur. Bu okulun çeşmesinden sulanan Ahfeş, Ebu Ubeyde Ma’ber b. El-Müsenna, Müberred, Sa’leb, Zeccac gibi altın isimlerin hepsi de nahiv-belagat/lafız-mana birliğini korudular.

Basra okulunun karşısında Kûfe okulu yer aldı. Bu okulun babası Kisâî ve onun öğrencisi Ferra da Kufe okulunun en ünlü isimlerinden idi. Onlar da lafızla manayı, nahivle belağati ayırmadı.

Bağdat kurulduktan sonra Basra ve Kufe okullarının ilim çayları, Bağdat’a doğru aktı ve orada ırmak oldu. Bu ırmağa “Basra okulu” demek yerine “Ebu Ali Farisi Okulu” dense yeridir. Zeccac’ın talebesi olan Farisi, İbn Cinni’nin de hocası idi. Zemahşeri’nin de bir halkasını oluşturduğu ilim zinciri Ebu Ali Farisi’ye kadar uzanır. Bu yüzden Keşşaf’ın kaynağında bazıları Zeccac’ın tefsirini görürler.

Bu iki okulun biri dilin uydaşım eseri, diğeri sabit olduğunu savunuyordu. İki okulu birleştiren Ebu Ali Farisi, dili yepyeni bir kurallar dizgesi üzerine oturttu. Bu kuralların tümünün temelinde şu ilke yatıyordu: Nahv ile belagatin ayrılmazlığı.

İşte semasında tek yıldız diyebileceğimiz Delailu’l-İ’câz ve Esraru’l-Belağa gibi iki muhalled eserin yazarı Cürcani, bu ölümsüz eserleri bu çizginin bir mümessili olarak verdi. Bu eserlerde Cürcani’nin amacı “Nahivle belagati etle tırnak gibi kaynatmak” idi.

Dr. Abdülaziz Atîk, Tarihi’l-Belâğati’l-Arabiyye adlı eserinde şöyle diyor: “Zemahşeri Keşşaf’ını Abdülkahir Cürcani’nin belağata ilişkin görüşleri çerçevesinde oluşturdu”. Keşşaf’ın kendinden sonraki hemen tüm tefsirleri ve özellikle de Beydavi ve Ebussuud tefsirini etkilediğini hatırlamanın tam sırası.

Cürcani, belagatte tutturduğu başarıya, kanaatimce, nahvin sadeliği ilkesinden yola çıkarak ulaşmıştı. Ona göre Arap dilinde kelam sadece şu üç şey üzerine kurulur: Failiyye-mef’uliyye-idafiyye. Dolayısıyla: fail merfu, mef’ul mansub, muzafun ilayh mecrurdur. Gerisi bu üçüne hamledilir, asıl değildir. Merfuda da aslolan isim cümlesidir, gerisi ferdir.” (el-Cumel).

Nahiv-belagat birliği süreci Sekkaki ile zirvesine çıkmıştı ki, birden bir kopuş oldu. Nahivle belagatin birbirinden kopuş tarihinde dikkatimizi ilk çeken isim et-Telhis ve onun şerhi mesabesindeki el-Îdâh adlı eseri Osmanlı Medreseleri’nin olmazsa olmazı olan Hatib Kazvini (ö. 739/1338). Meani ilmi için alternatif bir tanım getiren Kazvini, belagatı “kodifiye” ederek bir kurallar manzumesine dönüştürdü. Sonuçta etle tırnağın, teori ile pratiğin arası ayrıldı.

Daha sonra bu kopuş gittikçe derinleşti. Bunun doğal sonucu, pratikten kopuk ve teoriye odaklanmış bir dil bilgisi öğretimi oldu. Bunun en tehlikeli sonucu dilin canlı bir organizma olduğunu unutup sanki ölüymüş/nesneymiş muamelesi yapmak oldu.

Medreseler, talebenin Arapça’yı “edinmesini” temin etmek yerine “öğrenmesini” öncelediler. Lafız o kadar büyüdü ki, mana lafzın büyüyen cüssesi altında soluk alamaz oldu. İyi derecede Arapça bilen bir Arab’ın dahi ömür boyu kullanmadığı “ik’ansese, ikşa’arra, iclevveze” gibi fiil kalıpları talebeye çektirildi.

Sonuçta şu oldu:

1. Lafız ve mana etle tırnaktı, etle tırnak birbirinden ayrıldı. Maksat ise “gramer” değil “anlamak” idi. İkili birbirinden ayrılınca, elde manasız bir gramer yığını kaldı. Yıllarını veren talib-i ilim, “alet ilmi” olan dili elde edip bir türlü “maksat ilme” gelemedi. Dilin gramerini bir Arap’tan çok daha iyi biliyor, ama kurallarını bildiği dili bir türlü öğrenemiyordu. Bu, insanı tarif etmek için önce etini ve kemiğini ayırıp, tarife ondan sonra başlamaya benziyordu.

2. Bu eksen kayması sürecinde gramer kuralları bir kartopu gibi büyüdü, mana kar tanesi gibi küçüldü. Denge mana aleyhine bozuldu. İlim öğrenme maksadı dil öğrenmeye, dil öğrenme de gramer öğrenmeye indirgendi. Oysaki ilim bile kendi başına bir maksat değil, haşyete ulaşmanın bir aracıydı.

3. Dil öğreniminin en iyi metodu bir çocuğun ana dilini edinişine en yakın yöntemle bir dili “edinmek” idi. Fakat dil gramer kuralları yığını olarak kodlanınca, bu kodları öğrenip çözmek bir ömre mal olacak bir uğraş haline geldi.

Klasik sarf-nahiv yöntemiyle dil öğrenecek sabra sahip olmayan zamane talipleri, bir başka yanlışa yöneldi: Batılıların dil öğrenim yöntemine…

O yöntemin taklidiyle yazılan dil öğrenim setleri bıtırak gibi piyasayı kapladı. Kendi kadim yöntemimizi ıslah etmeyi düşünen ya olmadı, ya da oldu benim haberim olmadı. Bunlara bir de ticaret maksadıyla çıkarılan görsel setler eklenince, Arapça öğretmekle Mahmutpaşa’ya “turist rehberi” yetiştirmek aynı şey zannedildi.

Not: Soru sahibi ilim talibi, müteradifleri soruyor. Bizce mutlak müteradif diye bir şey yoktur. Kelime farklıysa, anlam da farklıdır. Bu konuda en güzel eserlerden biri Osmanlı ulemasından Ebu’l-Beka’nın yazdığı el-Külliyyat’tır.

 

Arif Çevikel

Yorum (0)

Klasik Arapça öğrenim metodunun problemi ne? (1)

“Selamunaleykum. Birçok insan gibi çalışmalarınızdan istifade eden biri olarak teşekkürü ve hayır duayı bir borç bilirim. Ben uzun zamandır (15 seneden fazla) Arapçayla uğraşan biriyim. Şöyle desem, sözümü abartmış olmam galiba: Arapça için verdiğim emek ve zamanla bu zamanın iki üç fakültesini bitirirdim rahatlıkla. Hemen belirteyim ki bitireceğim hiçbir fakülteyi Arapçaya değişmem ama sormadan edemiyorum: Bu kadar uzun ve çetrefilli yollardan geçmeden öğrenilmez miydi? Elbette bu, cevabını bulmaya çalıştığım bir soru değil. Zira Arapça öğrenmek için uğraşırken diğer tarafta da Arapça öğrenimi neden ülkemizde bu kadar sıkıntılı sorusunun cevabını da öğrenmeye çalıştım. Örneğin medreselerde okutulan Emsile, Bina, Maksud, Avamil, İzhar gibi kitaplar hakkındaki her türlü değerlendirmeye kulak kabarttım ki bu konuda sizin düşüncenizi öğrenmek isterdim. (…)”


Şimdi ilim öğretme makamında olan bir ilim yolcusunun sorusunu, nicedir verdiğim bir sözü yerine getirmek için vesile addettim. O söz, Osmanlı medreselerinde yüzyıllardır uygulanan Klasik Arapça öğrenim metodunun arîz ve amîk bir eleştirisiydi. Şimdi bu suali vesile bilerek Hilal TV’de verdiğim o sözü yerine getirmeye çalışayım. Hemen ifade edeyim ki, ilim talibinin sorusu çok uzundu. Ben yerden tasarruf etmek için sadece baş kısmını aldım.


Soru şu: Klasik Arapça öğrenim metodunun problemi ne?


Bu çok baba bir soru. Bu soruya öyle birkaç cümleyle cevap vermeye kalkmak, topu taca atmaktır. Meselenin tarihi seyrini, illet ve esbabını bilmeden sonucu öğrenmeye kalkmak, yaramaz sokak çocuklarının dalları sokağa sarkan meyve ağaçlarından zıplayarak meyve aşırmalarına benzer bir hafifliktir. Dibini görmeyenin ürününü dermeye kalkması emeğe saygısızlıktır.


Önce sevgili ilim talibinin tesbitini doğru bulduğumuzu ifade edelim. Evet, “Sarf-Nahiv” ilmine dair Emsile, Bina, Maksut, Avamil, İzzi, Merah vb. diye devam edip giden klasik Arapça eğitim metodu sorunludur. Sorun sadece usul ile sınırlı değildir. Esas’ta da problem vardır. Zaten yöntem ve muhtevadaki sorun da esastaki bu sorundan kaynaklanmaktadır. Bu sorun sadece yukarıda sayılanları kapsamaz, Katru’n-Neda, en-Nahvu’l-Vâdıh ve hatta İbn ‘Akîl gibi bu baba dahil edilebilecek klasik metotla üretilmiş Arap dili öğrenimine dair eserleri de kapsar.
Bunu hem klasik medrese usulünde hem de modern usulde Arapça tahsil etmiş biri olarak söyleyebilirim sanıyorum.


Şimdi, isbat etmek şartıyla, şu tesbiti yapabiliriz: Klasik Arapça öğrenim metodunun en temel problemi, “eksen kayması”dır. Tıpkı, bir insanı ayakta tutan omurgadaki disk kaymasına benzer. Eğer disk kayarsa, bir daha belinizi zor doğrultursunuz. Arapça’nın omurgasında yaşanan disk kayması da, Arapça’nın belini iki büklüm etti. Durum gitgide kötüleşti ve en sonunda 5 yıl, 7 yıl, 9 yıl ve hatta daha fazla klasik Arapça dil talimi verip de yine de Arapça’ya vakıf kılamayan bir garip “model” çıktı.


Bu “eksen kayması” nerede yaşandı peki?


Arapça’da eksen kayması, bir dilin olmazsa olmaz üç unsurunda yaşandı: “lafız-mana-maksat”. Önce lafız-mana çiftinde ortaya çıktı bu “eksen kayması”. Zira bu ikilide eksen “mana” olmalıydı, ama Arapça dil öğreniminin tarihi sürecinde yaşanan kırılma sonucunda eksen “lafız” oldu. Yani, belagat ile nahiv ilminin arasındaki köprü atıldı.


Kur’an, kendi ifadesiyle “mubin bir Arapça” ile gelmiştir. Hatta, mubîn kelimesinin “Arapça” ile kullanılmadığı yerlerde dahi zımnen onun “mübin bir Arapça ile geldiğine” dair bir atıf var gibidir. Mesela “Kitabun Mubîn”, “Kitabun Arabiyyun Mubîn” şeklinde anlaşılabilir.


Mubîn, “ebâne” fiilinden türetilmiştir. Hem geçişli hem geçişsiz manayı içinde barındırır. Yani hem “özünde açık” (lazım), hem de “hakikati açıklayıcı” (müteaddi) anlamına.


Kur’an’ın “özünde açık ve hakikati açıklayıcı” olması, Arapça’dan mı kaynaklanıyor, vahiyden mi? Bu suale behemehal ikincisini gösterirdim ama önümde “bi-lisanin Arabiyyin mubîn” (apaçık ve açıklayıcı Arapça bir lisanla) ibaresi olmasaydı. Demek ki, mubin olmanın Arapça’dan kaynaklanan bir boyutu var.


“Fasih Arapça” (el-Arabiyyetu’l-Fusha), Mübin Arapça’nın karşılığıdır. “Anlamın ortaya çıkması” manasına gelen fesahat lafızda değil manadadır. Lafız mananın kabı ve hizmetçisidir. Mana da maksadın hizmetçisidir. Bu yüzden, Arap diline dair ilk metinler bu üçlüyü göstererek kaleme alındı. Mesela Arap gramerinin kurucu dil dâhisi Sîbeveyh’in el-Kitab’ı değil sadece sarf-nahiv kitabı değildi. Belagat ve fesahat kitabıydı da.


Yukarıda dile getirdiğimiz boyut, Allahu alem, Arapça’nın dünyada hemen hiçbir dile nasip olmayan “bakirliği”dir. Binyıllardır çölün içindeki vahalarda kapalı havza toplumu olarak yaşayan bir kavmin dili olan Arapça, adeta bir konserve gibi “dondurulmuş” ve korunmuştur.


Tam bu noktada Oryantalistlerin faraziyelerine dayanan önyargılı “Sami dil ailesi” tezlerine kuşkuyla yaklaşmak gerektiğini düşünüyorum. Onlar içinden önyargılı garezkarlar, utanmasalar Arapça’nın İbranice’nin bozulmuşu olduğunu söyleyecekler. Sürgünler, soykırımlar, düşmanını taklitler arasında birkaç kere tüm kültürüyle birlikte yok olma tehlikesi atlatan ve icad edilmiş bir kimlik olarak Babil sürgünü sonrası ortaya çıkan Yahudi kimliği ve bu sümmetedarik kimliğin dili mi Arapça’nın anası olacak? Hele ki tarih var.


Peki, sarf ve nahiv, ikiz kardeşleri olan fesahat ve belagatten nasıl ayrıldı? 

Arif Çevikel

Yorum (1)

Google

Web lisanularab.blogcu.com
Lisanularap 2007